S-400 Triumf Nasıl Çalışır?

Hepinize merhaba! Bugün size S-400 hava-füze savunma sisteminin nasıl çalıştığını anlatacağım.

Temel olarak S-400 Triumf; 600 km menzile kadar tarama yapan izleme radarı, komuta kontrol aracı, angajman radarı, füze fırlatma aracı ve atılacak füzelerden oluşur.

Uzun menzilli izleme radarı, havadaki nesneleri takip eder ve gelen bilgiyi komuta aracına gönderir. Potansiyel hedefler, komuta bölümündeki operatör askerler tarafından değerlendirilir.

Düşman hedef tanımlandıktan sonra komuta aracı füzenin fırlatılmasına karar verir.

Fırlatmayla ilgili veriler hedefe göre en iyi konumda bulunan fırlatma aracına gönderilir ve buradan S-400 füzeleri fırlatılır.

Angajman radarı ise hedefe kilitlenir ve atılan füzenin hedefe ulaşmasına yardımcı olur.

Füze hedefe yaklaşır ve çarparak hedefini yok eder.

S-400 bu şekilde çalışarak hava sahasını düşman tehditlerinden korur. S-400’ün yanısıra diğer hava savunma sistemlerinin çalışma prensibi de bu şekildedir.

Reklamlar

Türkiye’nin AEGIS’i; TF2000

Türkiye’nin hava savunma sisteminde hissedilen açık, S-400 alımı, F-35 krizi ve CAATSA yaptırımları tehdidinin konuşulmaya devam ettiği şu günlerde sessiz sedasız katmanlı hava savunma sistemimizin kademelerini oluşturacak Altın Kafes ram savunma sistemi, alçak-orta-yüksek irtifa hava savunma sistemleri, hava savunma gemileri gibi sistemler üzerine ilerlemeler kaydediliyor. Hava savunma gemisi deyince ister istemez akla ilk olarak AEGİS gemileri geliyor. Amerikan Donanması’na ait 80-90 civarında AEGİS hava-füze savunma gemisi her an dünyanın herhangi bir yerinden ateşlenerek atmosfere doğru çıkış yapacak bir balistik füzeyi önlemek üzere dünya denizlerinde seyir halinde. İşte bugün Türkiye’nin hava savunmasının denizlerden başlayarak yapılmasını sağlayacak, yaklaşık olarak AEGİS gemilerinin muadili olan, benzer görevleri icra edecek TF2000 projesinden bahsedeceğim.

 

Tasarımındaki güncellemenin ardından gelinen seviye itibariyle TF2000 muhribinin yeni kabiliyet envanterini ve hangi işlevleri göreceğini anlatmadan önce TF2000 projesinin büyüklüğünü anlamak için savaş gemilerinin nasıl sınıflandırıldığından hızlıca bahsedelim. Denizlerdeki ana savaş platformları genel olarak; sahil güvenlik botları, çıkarma gemileri, karakol botları, korvetler, fırkateynler, destroyerler, kruvaziyerler şeklinde küçükten büyüğe doğru sınıflandırılabilir. Günümüzde kruvaziyerler pek tercih edilmemekte olduklarından TF2000’i aktif savaşın içine girecek gemilerin en büyüklerinden biri olarak görebiliriz. Bunların dışında denizde ikmal ve muharebe destek gemileri, LST, LPD, LHD, hafif sınıf uçak gemisi, ağır sınıf uçak gemisi gibi lojistik destek, yüzen birlik, yüzen pist adını verebileceğimiz gemiler de aktif muharebe gemileri ile birlikte deniz kuvvetlerinin gücüne güç katan farklı sınıflandırmalara ait askeri amaçlı büyük gemi platformlarıdır.

Şimdi kısaca MİLGEM projesini hatırlayalım. Türk Deniz Kuvvetleri’nin muharip gemi ihtiyacının, milli imkanlarla karşılanmasını amaçlayan MİLGEM yani Milli Gemi Projesi, bilindiği üzere 4 adet ADA Sınıfı Korvet, 4 adet İ Sınıfı Fırkateyn ve sonradan 7 adete çıkarılan TF-2000 Sınıfı Muhrip olmak üzere üç tipte toplam 15 geminin inşasını kapsamaktadır. Bu kapsamda inşa edilecek ilk dört geminin ilk üçü olan TCG HEYBELİADA (F-511), TCG BÜYÜKADA (F-512) ve TCG BURGAZADA (F-513) Korvetleri, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na teslim edilmiştir. Dördüncü gemi olan TCG KINALIADA (F-514) Korvetinin ise 2019 yılı içerisinde liman ve deniz kabul testlerinin tamamlanarak envantere girmesi beklenmektedir. Yine 2019 yılı içerisinde, TCG Kınalıada’nın Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na teslimi töreninde İ Sınıfı Fırkateyn Projesi’nin ilk gemisi olan TCG İSTANBUL’un (F-515) denize indirilmesi, 2021 yılında teslim edilmesi, diğer İ sınıfı 3 adet fırkateynin de birer yıl arayla teslimi planlanmaktadır.

MİLGEM Projesinin son fazı olan TF-2000 Hava Savunma ve Harbi Muhribi Projesinin detay tasarım faaliyetlerine Dizayn Proje Ofisi tarafından 2017 yılı itibariyle başlanmıştır. Başlangıçta 4 adet üretilmesi planlanan TF-2000 Muhriplerinden, denizlerimizde artan tehditler, TCG Anadolu ve TCG Trakya amfibi hücum gemilerimizin hava savunma ihtiyacını karşılayacak gemi ihtiyacı ve gemilerin envantere gireceği tarihler göz önüne alınarak 7 adet üretilmesine karar verilmiştir. İlk geminin 2027 yılında donanmaya teslim edilmesi hedeflenmektedir.

Gelelim TF2000 muhribinin kendine hayran bırakan özelliklerine. Tam boyu 166 metre, azami genişliği 21.5 metre, draftı 4.96 metre ve 7000 tondan fazla deplasmanı olacağı hesaplanıyor. Seyir sürati 18 knot olan TF2000’de azami sürat 28 knot’ı aşabiliyor. Lojistik destek almadan 45 gün, ana üs desteği olmadan 180 gün denizlerde görev icra edebiliyor. 130 ila 150 arasında değişen gemi personeliyle seyir sürati olan 18 knot hızda yakıtı azami sürate göre daha verimli kullandığı için 5000 deniz mili yol alabiliyor ki bu rakam yaklaşık 9250 km’lik menzil demek. Ayrıca geminin arka kısmında bir genel maksat helikopterinin konuşlanabileceği helikopter pisti de var.

TF2000’deki birçok alt sistem milli olacak

TF-2000’in en önemli kısmı diyebileceğimiz, geminin beyni işlevini gören, gemiden atılan füzeleri yönlendiren, aynı anda binlerce hedefi takip ederek üç boyutlu haritalandırma yapabilen faz dizinli radar teknolojisi ÇAFRAD bulunacak. Hava savunma gemilerinin erken uyarı ve istihbarat kabiliyetlerini meydana getirmek için gemide mutlaka bulunması gereken bu sistem Aselsan, Meteksan ve Tübitak ortaklığında geliştiriliyor. ÇAFRAD’ın Faz-1 testleri 2018 yılında başarıyla tamamlandı. 450 km menzilli Aktif Dönmeyen Tipte IFF Anten Alt Sistemi, 150 km menzilli çoklu hassas hedef takibi yapabilen Aktif Faz Dizinli Çok Fonksiyonlu Radar, 150 km menzilli Aktif Faz Dizinli Aydınlatma Radarı ve 450 km menzilli Aktif Faz Dizinli Uzun Menzilli Arama Radarından oluşan ÇAFRAD’ın ilk teslimatı için 2023 yılı hedefleniyor.

Geminin savaş yönetim yazılımı olan GENESİS ADVENT ise içerdiği gelişmiş tehdit değerlendirme, angajman planlama ve icra algoritmaları ile dinamik ve değişken hava savunma harbi ortamında hızlı ve etkili reaksiyon ve karar desteği sağlayacak. Bunun yanında Genesis Advent’teki bütünleşik Ağ Destekli Yetenek işlevi ile görev kuvveti çapında sensör ve silah paylaşımı sayesinde kaynak optimizasyonu sağlanarak kuvvet koruması en üst düzeyde tutulacak.

TF-2000 Projesi ayrıca üzerinde barındırdığı milli mühimmatlar ve kabiliyetlerle de dikkat çekiyor. Hedef tespiti, takibi ve ateş altına almayı içeren tüm fonksiyonları operatör müdahalesi olmaksızın otomatik olarak yerine getirebilen KORKUT’un deniz versiyonu Gökdeniz, 250 kilometre menzildeki hedefe ateşlenebilen milli gemisavar füzesi Atmaca, torpido savunma füzesi Tork ve deniz-kara unsurlarını 1000-1500 kilometre öteden vurabilecek yerli Gezgin füzesini taşıyacak olan TF-2000, bunlarla birlikte daha birçok sistem ve mühimmatla donatılacak.

Bir de İDEF 2019 sırasında projenin içindeki yetkililerden öğrendiğim çok önemli bir ayrıntı daha var! Geminin önünde ve orta kısmında 32’şer tane olmak üzere toplam 64 adet dikey fırlatılmaya hazır SM-2 yani Standard Missile-2 hava savunma füzelerinin TF2000’de kullanılacağı söyleniyor ki SM-2, ABD Donanmasında AEGİS Savaş Sisteminin ve katmanlı hava savunma mimarisinin bir parçası olarak hava ve seyir füzesi savunması yapmak için geliştirilmiş modern hava savunma füzelerinden biridir. ABD ile olan ilişkilerimiz bu füzeyi TF2000 için temin ettiğimiz günleri gösterecek mi bunu zamanı gelince göreceğiz. Eğer aksi bir durum olursa TF2000 için Eurosam’ın geliştirdiği Aster 15/Aster 30’un gemi versiyonu veya milli olarak geliştirilen Siper hava savunma sisteminin gemi versiyonu geliştirilmesi de söz konusu olabilir.

Görüldüğü gibi en son tasarımının getirileriyle birlikte TF2000 muhribi, hemen hemen Amerika’nın AEGİS gemilerine denk bir seviyeye gelmiştir. Ayrıca Rusya’nın bile bu fonksiyona sahip gemilere sahip olmadığını belirterek bitiriyorum.

Güç Yoğunluğu ve Küçülerek Büyüme

Güç ve güç yoğunluğu nedir? Ülkelerin gücü rakamlarla ölçülebilir mi? Güçsüz ülkelerin kendinden daha güçlü ülkelere galip gelmesi mümkün mü? Devletler arası sınırlar neden sürekli değişir? Güce aparan dinamikler yalnızca devletin kendi içindeki dinamikler midir? Güçler nasıl ve nerede dengelenir?

Güç 

Temel bilimlerde güç kavramı, birim zamanda harcanan (aktarılan veya dönüştürülen) enerji ya da yapılan iş olarak açıklanır. Devletlerin gücü de böyle düşünülebilir. Güçlü devlet zayıf devletlerden daha fazla iş yapar. Fiziksel anlamda iş yapmak için enerjiye ihtiyaç olduğundan devletlerin de güçlü olmak için büyük enerji kaynaklarına ihtiyacı vardır. Bir ülkenin gücü neyle ölçülür? Ahmet Davutoğlu bir ülkenin gücünü kısaca şu şekilde açıklamış: “Bir ülkenin gücü değişik şekillerde tanımlanabilir. Klasik ve teknik bir tanımlama yapmak istenirse, sabit verileri (SV) tarih (t) coğrafya (c) ve nüfus (n) olarak, potansiyel verileri (PV) ekonomik kapasite (e), teknolojik kapasite (tk) ve askeri kapasite (a) olarak tanımlarsak bir ülkenin gücünü şu formülle gösterebiliriz: G=(SV+PV) X (SPXSİ). Bu formülde SP stratejik planlamaya, Sİ siyasi iradeye tekabül etmektedir. SV=t+c+n ve PV=e+tk+a olduğu için formülün açılımı G={(t+c+n)=(e+tk+a)} X (SPXSİ) şeklindedir.”

Güç Yoğunluğu 

Güç yoğunluğu kavramına siyasi anlamda hiçbir yerde rastlamadığım için kendim yorumlayacağım. Gücü yukarıda tanımladım, gücün hükmettiği yerler, kişiler, güç odakları, coğrafi alanların toplamına da alan diyeceğim. Burdan; Güç yoğunluğu = Güç / Alan ‘dır.

Bu formüle göre güç yoğunluğunu artırmanın yolu ya gücü artırmaktır ya da alanı küçültmektir. Bir ülke hükmedebildiği topraklara hakim olmalıdır. Geniş alanlara aniden yayılmak güç aniden artmadıktan sonra güç yoğunluğunun aniden düşmesi anlamına gelecektir ve devletler için yıkıcı sonuçları olabilir.

Bir uçak yolculuğu esnasında Kafkasya üzerinden geçerken aşağıyı seyretmek nasip olmuştu. Bölgede Türkiye, Gürcistan, Rusya, Ermenistan ve Azerbaycan vardı. 5 ülkenin birbirine en çok yaklaştığı yer olan Gürcistan üzerinden geçiyorduk. Sınırlar görünmüyordu. Resmi sınırlar görünmemesine rağmen bu sınırları meydana getiren fiili sınırlar vardı o da ülkelerin gücü ve konjonktürün gerektirdikleriydi; işte bu da güç dengesidir. Resmi sınırları da oluşturan zaten güçlerin dengelenme yerleri olan fiili sınırlardır. Peki güç yoğunlukları da eşit miydi bu 5 ülkenin? Eğer güç yoğunlukları eşit değilse bu zamanla sınırların değişeceği anlamına gelir. Sonuçta bu sınırlar bu makalenin yazıldığı tarihte değil çok daha önceleri belirli savaşlar ve krizler sonrasında oluşmuştur. Ülkeler ve toplumlar ise birçok bakımdan nicelik ve nitelik olarak hiç durmadan değişiyor, bu değişim zamanla ülkeler arasında krizler veya savaşlar çıkarıyor, bu savaşlar da sınırların güncellenmesiyle sonuçlanıyor. Yine bu savaşlar sayesinde ülkeden ülkeye enerji aktarımı sağlanmış oluyor ki bu konuyu ayrı bir başlık altında (Enerjinin Korunumu) irdeleyeceğim.

Küçülerek Büyüme

Osmanlı’nın çöküş dönemi adlandırılan toprak kayıplarıyla dolu döneme baktığımda Osmanlı’nın askeri başarılarda ısrar etmediğini, askeri gücün her şey demek olmadığını anladıklarını görüyorum. Çöküş dönemi genel trend olarak toprakları elden çıkarmak, bu sayede güç yoğunluğunu koruyarak daha büyük toprak kayıplarıyla sonuçlanacak kadar düşmesini engellemek diyebilirim. Toprak kayıplarıyla dolu döneme baktığımızda Hatay’ın, Kuzeydoğu Anadolu’nun, Doğu Anadolu’nun, Ege Adaları’nın, Ege Bölgesi’nin, Kıbrıs’ın, Trakya’nın kaybı ya da kısa süreli kaybını görüyoruz. Kısa süreli kaybettiğimiz topraklara bakınca askerlik yaptığım yer olan ve beni epey düşündürmüş Kars ve Erzurum şehirlerimizi içine alan doğu topraklarımız ilk aklıma gelen yer. Kars, 1878-1918 yılları arasında 40 yıl Rus ve Ermeni işgalinde kalmıştı. Buna rağmen günümüzde şehirde ne Rus ne Ermeni nüfus var. Üstüne üstlük Rus etkisinin hissedilmeye başlayacağı yerler en az 300 km uzaklıktaydı. Bir de bunun üstüne Kafkasya’daki efsane komutanlarımızın zamanın binbir zorluğuna rağmen kazandıkları savaşların da Kafkasya’da en etkili askeri gücün kimde olduğunu göstermesi tarihi anlamamı iyice zorlaştırıyordu. Kars’taki muharebelerde Osmanlı Ordusu kendisinden kat kat fazla askere ve askeri teçhizata sahip Rus Ordusu ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynamıştı. Buna rağmen Osmanlı Ordusu’nun sürekli çekildiğini görüyoruz ve bu trend Erzurum’un da Rus işgaline girmesine kadar uzanır (Erzurum, 1828-1829, 1877-1878 ve 1916-1918’de olmak üzere üç defa Rus istilâsına uğramıştır. İlk işgal, Rusların milli şairi Puşkin’in “Erzurum Yolculuğu” kitabına da konu olmuştur. 93 Harbi de denen 1877-1878’deki savaşlarda, Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın Rusları doğuda birkaç defa bozguna uğratmasına rağmen, takviye alabilmeleri nedeniyle netice Rusların lehine gelişmiştir. Aralık 1914-Ocak 1915 Sarıkamış hezimeti de Rusların yolunu açmıştı. 16 Şubat 1916’da başlayan son işgalde, Türk Ordusu 15’inci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa Erzurum’da girdiği muharebe sonucunda galip geldi ve Erzurum’u işgalden kurtardı.). Yıllarca düşünmelerden sonra Osmanlı’nın aslında Kars, Erzurum, Van, Trabzon, Trakya, İzmir, Hatay gibi şehirlerimizi korumaya muvaffak olduğunu, bu toprakların kısa süreli düşman devletlere bırakıldığını, bırakılma nedenlerinin de düşman devletlerin yatırıma ihtiyacı olan bu topraklara yatırım yapmak zorunda kalarak ve ordaki askeri birliklerini destekleyecek lojistik yatırımlarının kaynaklarını hızla tüketeceği, Osmanlı’nın ise küçülen topraklarda güç yoğunluğunu artırmış bir şekilde konumlanmasını sağlamayı amaçlayan zekice bir politikanın sonucu olduğunu anladım. Bu geri çekilme ve bırakılan yerlerin güçlü düşmanlara teslim edilmesi düşman güçlere eş zamanlı yapılmalıydı ve politika öğrenildiğinde bir daha bu tuzağa düşmeyebilirlerdi. Rusların Kars, Ardahan, Erzurum’a, Fransızların Hatay’a, İngilizlerin Kıbrıs’a, Yunanların İzmir’e yaptıkları bütün yatırım ve harcamalar biz geri döndüğümüzde bize kaldı. Toprakları geri aldığımızda düşman devletler enayi yerine koyulduklarını ve açgözlülüklerinin kurbanı olduklarını anladılar. Bu politikanın ilk farkına varan ülkeler İngiltere ve Fransa oldu. Fransa’nın Hatay’ı 26 yıl sonra 1946’da terkedip gitmesi, İngiltere’nin madem öyle işte böyle der gibi sahip olduğu Kıbrıs’ı Rum’lara bırakıp gittiğini görüyoruz. İşte küçülerek büyüme budur ve bana kalırsa Osmanlı’nın 3 kıtaya yayılmış topraklarından adım adım kopmamız da geniş anlamda bu politikanın bir ürünüdür.

İngiliz, Fransız, yunan, İtalyan, Ermeni ve Gürcü işgaline girmiş yerler (1918)

 

1918’de başlatılan işgal yerlerini kurtarma harekatı (mavi alanlar Rus işgali altındaki yerler)

 

Osmanlı’nın son dönemde uyguladığı bu politikayı daha sonra İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin uyguladığını görüyoruz. SSCB 90’lı yıllarda dağılmayı tercih ederek gücünün yetmediği toprakları savaşmadan bıraktı. İngiltere ise dünyanın dört bir tarafındaki kolonilerini terk etmek zorunda kaldı. Günümüzün modern İngilteresi’nin dahi çoğu politikasında küçülerek büyüme modelini kurumlarını ihya etmek için kullandıklarını da görebiliyoruz.

1920 yılına ait koloni haritası. İngiltere en geniş topraklarına ulaşmıştı.

Genel dünya sömürge haritasının kısa zamanda çık hızlı değişmesi (Bknz: Sömürge Haritaları) gücü geniş alanlara yaymanın ülkeleri güçsüz bıraktığı sonucunu çıkarıyor.

Büyüyen her yapı dış etkilere daha açık hale gelir ama küçülerek büyüme politikasının da her halükarda işe yarayacağı söylenemez. İstisnai durumları da var. Örneğin çok azı İsrail içinde yaşayan İsrailoğulları’nın dünyadaki nüfusu, İsrail’in toprakları genişledikçe İsrail’e kaydırılıyor. Böyle bir durumda İsrail’in güç yoğunluğunu düşürmek için uygulanacak toprak verme siyaseti hiçbir işe yaramayacak tam tersine onları güçlendirecektir.

Bir başka konu da küçülmenin milli gurura dokunması. Bir şirket para kazandıkça işçi alımı yapıyor, zarar ettikçe işçi çıkararak küçülmeye gidiyor, doğrusu da budur. Şirket büyüyüp işleri arttıkça işçi alımı yapmazsa mevcut iş gücü işleri yetiştiremeyeceği için şirketin büyümesi engellenmiş olacaktır, şirket finansal sorunlarla karşılaştıkça veya iş alamadıkça işçi çıkarma yoluna gitmezse maaşları bile ödeyemeyecek hale gelip küçülmeyi veya iflası hızlandıracaktır. Devletler ile şirketler arasında bağlantı kuracak olursak bir devletin yazının en başında belirttiğim gücü arttıkça topraklarını veya etki alanını genişletmesi kaçınılmazdır. Ama çöküş dönemine girildiğinde bir devlet, güçlenirken kazandığı toprakları zayıflayınca bırakmak istemiyor. Milli gurur haline getirip hükmedemediği toprakları şiddeti artırarak elinde tutmaya çalışıyor, işi inada bindiriyor. Bu tutum ülkenin çöküşünü süratlendiriyor.

Gücün etkisi dünyadaki konjonktürel ortama göre değişiyor. Her zaman güçlü olmak tek başına yeterli değil ve gücün görelilik boyutu da önemli bir unsur. Ülke gücünün etkisi küresel ve bölgesel konjoktürün izin verdiği kadar etkili olabilir. Örneğin 100’er milyon nüfuslu birbiriyle komşu, eşit ve büyük güçte 2 düşman ülke var. Bu düşmanlar birbiriyle mücadele ederek birbirinin gücünü sıfıra da indirgeyebilir, müttefiklik ilişkileri kurup güç birliği de yapabilir. Başka bir örneğe bakacak olursak 100 milyon nüfuslu, güçlü bir ülke var ancak bölgesinde küçük küçük devletler var. İki seçenek için de gücün boyutunu konjonktürün getirdikleri belirleyecektir. Bir başka konjonktürel örnek olarak Azerbaycan-Ermenistan ikilisi verilebilir. Azerbaycan, her zaman Ermenistan’dan daha güçlü ve nüfuslu olmasına rağmen 1991’deki bağımsızlıktan bu yana Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal altında tuttuğunu görüyoruz, bu durum tabiatın kanununa aykırı değil mi? Şüphesiz güçsüz bir ülkenin kendinden güçlü bir ülkeyi yenmesi asla mümkün değildir, bunun mümkün olması için mücadeleyi güçlü olduğu alanlara çekmesi gerekir ancak bütün ilişkilerin koptuğu ve muharebe ortamının fiili olarak devam ettiği bir ortamda bilek güreşi yapılan tek alan askeri güç olarak kalmış bulunmakta. Rusya’nın elini daha güçsüz bir ülkenin omzuna koyması ise şartları Ermenistan lehine çeviriyor ve güçlü ülkenin gücünü kullanmaya cesaret edememesiyle sonuçlanıyor.

 

Günümüzde Güç Yoğunluğunu Düşürme Politikalarından Örnekler

1- İran’ı Oyuna Getirmek: 19. asırda yaptığı anlaşma sonrası Azerbaycan’ın güney hissesini egemenliği altına alan İran, sözde İslam Devrimi yaptığı 1979’dan günümüze şii nüfusun olduğu her yerde nüfuz arayışları içine girdi ve bunda başarılı olduğunu görüyoruz. Saddam’ın devrilmesinin ardından önce komşusu Irak’taki şii nüfusu içinde hareket kabiliyeti kazandı, ardından yine şiiler üzerinden Suriye ve Lübnan’a kadar ulaşan bir etki alanı oluşturdu. İsrail’e temas edecek imkanı bu şekilde peydah eden İran, daha sonra Bahreyn ve Yemen’de de şii güçleri ihtilale yönlendirerek ülke egemenliğini tamamen kontrol altına alma girişimlerine girişti. Yemen krizinde Husileri destekleyerek doğrudan taraf olan İran, 2011 yılından beri bölgede en önemli aktörler arasında yer alıyor. 2015 yılında Husilerin başkent Sana’yı ele geçirmesinde, İran’ın başta lojistik olmak üzere her türlü askeri, teknik ve personel desteği etkili olmuştur. Kısa sayılabilecek bu dört yıllık zaman zarfında İran, Yemen’deki kültürel ve sosyolojik yapıyı etkilemeyi ve hatta değiştirmeyi başarmıştır. Yemen’de uzun vadede etkin olabilmek için İran’ın demografik anlamda toplumsal yapıyı değiştirmeye yönelik ciddi kültürel ve toplumsal çalışmalar içinde olduğu görülüyor. Tüm bu faaliyetleri farklı ülkelerde yapmak için enerjisini harcayan İran, gücünü farklı coğrafyalara yayarak güç yoğunluğunu düşürmektedir. Güç yoğunluğunun düşmesi sonucu 2017’den itibaren Meşhed, Ahvaz, Tebriz, Buldac gibi farklı İran şehirlerinde, ülke çapında değişik nedenlerle isyan hareketlerinin başlamasına ve ülkede dış destekli sabotajların [Bknz: Ahvaz saldırısı, İran Meclisi’ne silahlı saldırı] daha kolay ortaya çıkmasına yol açtı. İran gücünü artırmadan nüfuz alanını genişletmeye devam ederse gitgide daha fazla kırılgan hale gelecek ve içeriden veya dışarıdan bir müdahale ile rejimin devrilme olasılığı artacaktır. Bu yüzden İran yönetiminin kendini güçlü sanıp bölgeye hükmetmeye başladığını düşünmesinin aksine; bu harekat alanlarının İran’a zıt güçler tarafından İran’ın enerjisini ve gücünü tüketmek için açıldığını düşünüyorum.

2- Rusya’yı Devirmek: Başlamadan evvel şunu belirtmekte yarar var; 16nc yüzyıldan 20nc yüzyıla kadar olan döneme bakacak olursak slav toplulukları hiç bu kadar şahane bir dönem yaşamamıştı. (Şahane dönem çarların dehalarının değil; Tatar, Timur, Altın Orda gibi Türk devletlerinin aptallıklarının ürünüdür, bu aptallıkların neye yol açtığını “Enerjinin Korunumu” adlı yazımda okuyabilirsiniz.) Özellikle 100 milyonu aşmış büyük nüfusları ve sanayileşmelerinin de etkisiyle 19 ve 20nc yüzyıllardaki Rus etkisi inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Rüzgar Ruslar’dan yana eserken bunca fırsatı, enerjilerini, güçlerini nasıl ziyan ettiklerini ve bugün kuzeyimizde ikinci bir Amerika olmamasının nedenlerini yorumlayacağım. Sonu hazin olan Çar hanedanlarının son dönem ardı arkası kesilmemiş başarısızlıklarından sürekli bahsedilir. Bu başarısızlıkların komünizme giden yolu açmak için planlanmış bir çeşit sabotaj zinciri olduğuna inanıyorum. Normalde bir deneysel çalışma bir parametrenin değişken olduğu, diğer parametrelerin sabit tutulduğu böylece değişen parametrenin olumlu-olumsuz sonuçlarının incelenmesi şeklinde yapılır ve bu bilimsel yöntem sadece bilimsel çalışmalarda değil devlet politikalarında da küçük bir bölgeye pilot uygulamalar şeklinde uygulanarak politikanın olumlu sonuç verip vermediğine bakılır. Eğer olumlu sonuçlar vermişse o politika ülke genelinde uygulanır. Yerleşik Çarlık düzenini terk ederek komünist sisteme bir anda geçmekse önemli derecede büyük sorunları beraberinde getirdi. Komünist ilke ve politikalar teker teker denenerek ülkeye sokulmak yerine kısa süre içinde tümüyle ülke genelinde uygulandı. Bir süre sonra sorunlar yumağı oluşmaya başlayınca hangi komünist politikanın bu sorunlara yol açtığını anlamak neredeyse imkansız olmuştu. Bu ütopya macerasına inandırma sürecinde yaşanan devrim adı altındaki katliamlarda nüfusunun önemli bir kısmını kaybeden Rusya, komünist sistem ilkeleri doğrultusunda içe dönük bir ekonomik politikaya yönelmiş ve dış politikada güvenilmez görülmeye başlamışken, üzerine çöreklendiği enerji bölgeleri nedeniyle de 2. Dünya Savaşı’nı başlatan orduların işgâli altına girmiştir. Bu savaş sonunda birçok kazanım elde etmesine rağmen gücünün ve enerjisinin önemli bir miktarını kaybettiğini düşünüyorum. Zamanla komünist sistemdeki insan baskıları ve üretim araçlarında devletin tekel olması toplumsal girişimlerin muhtemel katkılarını da önlemesinden kaynaklı olarak SSCB’nin kurulmasından dağılmasına kadar giden dönemde önemli bir parasal büyüme olmamıştır (Baskıcı sistemle yönetilmeyen diğer ülkelerse milli gelirlerini katlamıştır.). Yani bir darbe de yanlış ekonomik sistemden yemiştir. Rusya’nın gücünü yitirmesinin bir başka önemli nedeni olarak geniş alanlara yayılması sonucunda güç yoğunluğunun azalması diyebiliriz zaten bu makalenin konusu bu. Bugün Rusya topraklarının %40 ila %60’ı slavların yurdu olmayan yerler, yani suni bir yayılmacılık söz konusu. Osmanlı’nın Kafkasya’yı Ruslar’a bırakarak uzaklaştığını yukarıda anlatmışken aynı politikayı sanırım Türkistan için de söyleyebiliriz. Osmanlı’nın garantörü olduğu Türkistan toprakları Osmanlı’nın son dönemlerinde Rus Çarlığı’nın kontrolüne girdi. Kafkasya, Türkistan, Kırım derken Rusların doymak bilmeyen gözleri atom bombası yemiş Japon İmparatorluğu’nun kuzeyindeki Kuril Adaları’na da ilişti, fırsattan istifade orayı da direniş görmeden ilhak ettiler. 2nc Dünya Savaşı’nda fren mekanizmasından yoksun Naziler’in Stalingrad’da toslamasıyla Doğu Avrupa’nın ve Almanya topraklarının da önemli bir kısmının Sovyet Rusya’ya geçmesi sonucu 22,4 milyon km^2’lik devasa bir coğrafya, sayısız etnisite, farklı kültürel ve sosyal yapılar içinden çıkılması zor sorunları da beraberinde getirmiştir. Artan sorunlar Sovyet Rusya’nın gücünü azaltmaya başlamıştır. Toprak sevdasına yenik düşmüş Rusya, ülkeyi ilerletmek için ihtiyaç olan enerji, toprak, büyük insan gücüne sahip olduğu hâlde ileriye gidememiştir ki bu üzerinde uzunca düşünülmesi ve ibret alınması gereken bir husustur. Afganistan’ı işgâl ederek 10 yıla yakın gerilla mücadelesinde yorgun düşen, bu savaşa 50 milyar dolar civarında para harcayarak ekonomik darboğazını derinleştiren Sovyet Rusya’da ilk kırılma dışarıdan hiçbir askeri müdahale olmadan 1991’de olmuştur. 90’lı yılların başında Ruslar kontrolü altındaki toprakların önemli bir bölümünü yitirmişlerdir. Sovyetler’in ardından Rusya Federasyonu’na geçiş ile farklı bir sistemin oturması için 10 yıldan fazla bir zamanını daha kaybetmiştir. 2000’lere gelindiğinde yeniden toparlanmaya başlayan Rusya’nın, 2008’de Gürcistan ile girdiği savaş sonunda yeni topraklar ilhak etmeye kaldığı yerden devam etmekte olduğunu görüyoruz. 2014’te Kırım’ı da ilhak eden Rusya lideri Putin, bir konuşmasında Kazakistan’ın köklü bir tarihi olmadığını söyleyerek, sırada Kazakistan’ın kuzey toprakları olduğunu ima etmiştir. Rusya topraklarını sürekli büyütmeye odaklanmışken ona denk başlayan Amerika 1920’lerde birliğini sağlayıp toprak genişletme yerine ekonomi büyütmeye odaklanmıştır. Amerika ile Rusya’nın aşağı yukarı eşit şartlarda başladığı yarışta Rusya darmaduman olmuş, bunun farkına bile varacak özeleştiri yapacak insan kaynağı kalmamış, sonuç olarak kuzeyimizde ikinci bir Amerika olması beklenen Rusya virane bir devlet olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Günümüzde yegane süper güç olarak kabul edilen Amerika dünyanın en büyük askeri gücüne, 326 milyonluk nüfusa, 21 trilyon dolarlık milli gelire sahipken, Rusya dünyanın en büyük ikinci askeri gücüne, 146 milyon nüfusa ve 1,6 trilyon dolarlık milli gelire sahiptir.

 

S-400’ler Türkiye’de Nerelere Konuşlandırılmalı?

Normal şartlar altında Türkiye’nin her tarafını kapsayacak hava savunma şemsiyesi oluşturmak gerekir ancak yakın zamanda elimizde 2 adet S-400 sistemi olacak ve onların kabiliyetleri de aşağı yukarı belli. Peki 2 sistem S-400 Türkiye’de maksimum verim alacak şekilde nerelere konuşlandırılabilir?

S-400 alıp Ege’ye ya da Trakya’ya yerleştirmek NATO üyesi bir ülke olarak Türkiye’nin NATO’yu düşman gördüğü anlamına gelir. Doğu’da Kafkasya’ya komşu bir şehre yerleştirmek ise Rusya’dan S-400 alıp onu düşman gördüğümüz ve etkili kullanamayacağımız için de absürt bir konumlandırma anlamına gelir. Akdeniz’de çıkarlarımızı tehdit eden gelişmeler ve hava tehditlerine karşı korumamız gereken Ankara ve İstanbul gibi stratejik şehirlerimiz var. Bu temel kriterleri baz alarak zaten 2 sistem alacağımız S-400’leri Ankara’ya 1, İstanbul’a 1 sistem şeklinde yerleştirmek yerine S-400’ün 250 km menzilli 48N6e füzesini Ankara, İstanbul ve Bursa şehir merkezlerini kapsayacak şekilde en uygun konumlandırılacak yerin Eskişehir Kargın Köyü civarı olduğuna kanaat getirdim. Buraya konumlandırılacak 1.sistem S-400; 48N6e füzeleriyle İstanbul, Ankara, Bursa, Eskişehir gibi önemli şehirleri, 400 km menzilli 40N6e füzeleriyle İzmir’i, Konya’yı hatta Anadolu’nun yarısını savunabilecek. 2.sistem S-400’ün ise Fırat’ın doğusunda Tel Abyad’a, güneyde ise parsellenen Kıbrıs açıkları ve İsrail’e kadarki alanda hava tehditlerine karşı etkili olması için Mersin şehir merkezine yakın bir yere konumlandırılması gerektiğini düşündüm. Sonuç aşağıdaki haritada görüldüğü gibi. İki füzenin erişebileceği mesafeler daire olarak çizilmiştir.

 

S-400’lerin nerelere konuşlandırılacağı hakkında resmi bir karar ve açıklama halen söz konusu değil. Bakalım neler olacak.

Yapay Zeka’dan Beklentilerim

İdealize edilmiş bir yaklaşıma göre yapay zekâ, insan zekâsına özgü olan, algılama, öğrenme, çoğul kavramları bağlama, düşünme, fikir yürütme, sorun çözme, iletişim kurma, çıkarım yapma ve karar verme gibi yüksek bilişsel fonksiyonları veya otonom davranışları sergilemesi beklenen yapay bir işletim sistemidir. Bu sistem aynı zamanda düşüncelerinden tepkiler üretebilmeli (eyleyici yapay zekâ) ve bu tepkileri fiziksel olarak dışa vurabilmelidir.

Yapay zekaya sahip olan bir robottan beklentilerim ne olabilir diye düşündüm. Bilinç aşamaları olarak kendimce bir insansı robotu zorlayacak aşamalar belirledim. Şunları yapabildikten sonra yapay zekayla arkadaşlık bile kurabilirim:

1- Düğümlenmiş bir ipi çözebilmek (ipin ucunu bulup düğümü nasıl çözeceğini bulabilen bir robot)

2- Televizyonda iki kanalda aynı oyuncunun oynayabilmesini idrak etmek

3- Durumsal farkındalık

4- Hayatta kalma içgüdüsü

5- İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırt edebilmek

6- Utanmak (bir robotun hangi etik değerleri olabilir?)

7- Gücünün sınırlarını hatta acziyetini idrak etmek

8- Eylemlerinin muhtemel sonuçlarını önceden göz önünde bulundurmak

9- Konuşabilmek

10- Akıl yürütmek (bilgiye dayanarak hedefe ulaşmaya çalışmak)

Gelişmiş Toplum

Gelişmişlik nedir, gelişmiş ülke/toplum neye benzer, neler yapar bunu sorgulayacağım.

Helikopter/uçak üretmek gelişmişlik işareti midir, helikopter/uçak üreten ülke gelişmiş ülkedir diyebiliyor muyuz? Helikopter ve uçak üreten ülkeler gelişmiştir diyebiliyorsak herhangi bir ülke hemen helikopter üretip hiç vakit kaybetmeden gelişmiş ülke sınıfına girsin. Örneğin Afganistan dünyanın en gelişmiş ağır tonajlı savaş helikopterlerini üretsin. Bisiklet üretemeyen bir ülkede bunun zor olmasını es geçip olduğunu farz edelim. Afganistan gelişmiş ülkedir diyebilecek miyiz? Cevap şüphesiz “hayır!”. Peki neden muasır medeniyet seviyesine erişmiş bir ülke olmak için uçak, tank, otomobil, helikopter, gemi, uçak gemisi, denizaltı, balistik füze üretmeye çalışıyoruz? Bunları üretebilen ülkeye gelişmiş ülke diyemeyeceksek neden bunları üreterek gelişmiş ülke olacağımıza inanıyoruz?

Birinci ayrımı yapalım ve konuyu genelleştirelim; üretmek gelişmişlik midir?

Gelişmiş bir ülkenin Ay yörüngesine gözlem uydusu yerleştirmesi beklenebilir. Peki tersten gidecek olursak, herhangi bir ülke Ay’a gözlem uydusu gönderince gelişmiş ülke olacak mıdır? Tabiki olmayacak. Gelişmiş bir ülkenin iyi eğitim sistemine, her insanı sınıfsal/siyasi ayrıma tabi tutmayan bir adalet sistemine, hoşgörülü toplumsal davranışa sahip medeni ve şeffaf bir topluma, gelişkin bir kültüre, yumuşak ve sert güce, yeni arayışlar peşinde meraklı insanlara sahip olması beklenirken, sırf üretim için saydığım bu parametreleri feda etmiş bir ülkenin gelişmişliğinden söz edilemez. Ve üreterek fakirleşen ve bunun farkında bile olmayan ülkeleri de görünce olaya üretmek eşittir gelişmişlik şeklinde bakamıyorum.

Peki ürün geliştirmek mi gelişmişliktir yoksa o üründen üretip durmak mı? Örneğin bir trafo tasarlayıp üretmek gelişmişlik midir? Ya da aynı trafodan onlarca yıl yüz binlerce üretmek, daha geniş haliyle aynı ürünü sonsuza kadar üretmek gelişmişlik midir? Sıfırdan bir ürünü insanların yararlanabileceği şekle dönüştürecek bilgi birikimine sahip olmak da şüphesiz gelişmişlik işaretidir, o üründen mevcut kaliteyi koruyarak seri üretim yapabilmek de, çünkü bunları üretemeyecek bir sürü geri kalmış ülke varken üretebilen bir ülke onlardan gelişmiş demektir.

İkinci olarak; toplum mu gelişmiştir ülke mi?

Neredeyse tamamen gelişmiş ülke bahsi geçer, “gelişmiş toplum” diye bir sıfat tamlamasına aşina değiliz. Ülkeyi geliştiren toplumdur, toplumu ülke geliştirmez, Paris halkı Paris’e gökten düşmedi o şehri kendileri inşa etti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sırasında iki defa yıkılıp tekrar aynı düzeni kurabilen Alman toplumu gelişmiş bir toplumdur. Çok az nüfusuna rağmen üç kıtada fetihler yapıp dünyayı adalet ve huzurla yönetmiş Osmanlı Devleti’nin halkı gelişmiş bir toplumdur. Sonuç olarak gelişmiş ülke dediğimiz şeyin özü ilerlemeyi becerebilen gelişmiş toplumdur.

Peki gelişmiş toplum nedir? Gelişmiş toplum, neyi ne için, ne kadar ve ne zaman yapacağını bilen ve yaptığı her şeyi sorgulayıp üretkenliğe gidecek toplumsal uyuma ve doğru adalet anlayışına sahip, doğru insanları doğru pozisyona koyabilen, nefsine hakim (aklını duygularını kontrol etmekte kullanabilen) toplumdur.

Makalenin özü; üretmek tek başına gelişmişlik değildir, sürdürülebilir ilerleme olanaklarına ve gelişmiş bir ülkeye sahip olmak istiyorsak önce gelişmiş bir toplum olmaya odaklanmalıyız, gelişmiş toplum gelişmiş zihniyete ve derin bir anlayışa sahip vizyonlu toplumdur.

Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları Projesiyle Teknoloji Transferi

Enerji Bakanlığı’nın Türkiye’yi yenilenebilir enerji teknolojilerinin üretim üssü haline getirme hedefi doğrultusunda “Rüzgar YEKA” projesini başlattı. Türkiye’nin farklı yerlerinde 1000 MW gücünde rüzgar santrali ve rüzgar türbini fabrikası kurulacaktı. AA’da yer alan bilgiye göre Türkiye’nin beş ayrı bölgesinde toplamda bin megavatlık rüzgar enerjisi kapasitesi kurulması için yapılan ihaleyi kazanan konsorsiyum, kanat, jeneratör tasarımı, malzeme teknolojileri ve üretim teknikleri, yazılım ve yenilikçi dişli kutusu alanlarından en az üçünde toplam beş alanda 10 yıl boyunca Ar-Ge çalışması yapacak. Ar-Ge çalışmaları için her yıl 5 milyon dolarlık bütçe ayrılırken, yüzde 80’i yerli mühendislerden oluşan 50 teknik personel ile Ar-Ge faaliyetleri yürütülecek ve rüzgar sahaları için üretilecek türbinlerde %65 yerlilik oranı isteniyor. Rüzgar YEKA ihalesinin kazananı, 1 milyar doların üzerinde rüzgar tesisi yatırımı yapacak. Bu projeyle kurulacak santrallerin işletmeye girmesiyle her yıl asgari 3 milyar kilovatsaat elektrik enerjisi üretilecekti. Dünya rüzgar türbini pazarının %90’ına sahip olan 8 büyük şirket ihaleye Türk ortaklarıyla teklif verdi. İhaleyi Siemens – Türkerler – Kalyon konsorsiyumu kazandı.

O yıllarda yerli rüzgar türbini projesi MİLRES de konuşulmaktaydı, 500 kW’lık rüzgâr türbini geliştirilmesi, tasarım olgunlaştırıldıktan sonra 2.5 MW’lık prototipin yapılması hedef alındı. Hatta ilk 500 MW yerli rüzgar türbininin İstanbul’da (2016’da) kurulumu bile yapılmıştı. Madem biz rüzgar türbini yapabilecek kapasiteye gelmiştik neden Siemens’e rüzgar ihalesini verdik? Türkiye’nin MİLRES projesi kapsamında geliştirip ürettiği 500 MW’lık yerli rüzgar türbini seri üretime geçecek seviyede değildi ama “siz teknoloji transfer etmezseniz milli imkanlarla biz bunu yapabiliriz” mesajıyla teknoloji transferinin önünü açmak amacıyla kullanılmaya elverişliydi. Dünyada bu teknolojiyi 40 yıldan uzun süredir arge çalışmalarıyla olgunlaştırmaya çalışan birçok şirketin birikimine hemen erişmemiz mümkün değildi. İhaleye uygun olarak üretilecek türbinler en az 2.3 MW gücünde. Rüzgar enerjisini daha verimli şekilde elektriğe çevirmek için büyüme eğiliminde olan rüzgar türbinleri günümüzde 8 MW’a kadar ulaştı. Rüzgar kanadı kadar onun mekanik enerjisini elektriğe çeviren jeneratör üretim teknolojisine erişmek de önemli bir aşamadır çünkü jeneratörler HES, NGS vb. elektrik santrallerinde de kullanılmaktadır. MİLRES projesi ise ne kadar başarılı, yerli türbinlerinse ne kadar verimli olduğuna dair veri olmadığı gibi gündeme dahi gelmiyor. MİLRES projesinin gündemden düşmesinden anladığım kadarıyla asıl amaç Rüzgar YEKA ihalesinden maksimum teknoloji transferi elde edilmesi için düşünülmüş siyasi bir projeydi, amacına ulaştı.

Rüzgar YEKA kapsamında Siemens Gamesa’nın Türkiye’de %55 yerlilik oranıyla rüzgar enerjisi jeneratörü üretildiği Haziran 2018’de müjdelenmiş oldu. Tüm bu gelişmeleri bir araya getirip büyük resme bakarsak; önce 8 rüzgar türbini üreticisini teknoloji transferi de talep edecek şekilde yarıştırarak ve MİLRES projesini de koz olarak kullanarak modern rüzgar türbini konusunda teknoloji devşirmeyi başardık.

 

Rüzgar YEKA projesine çok benzeyen bir proje daha var ki o da Güneş YEKA 1 (Karapınar YEKA). Bu ihale de devletin istediği şekilde sonuçlandı. İhale öncesinde TÜBİTAK MAM’ın yerli güneş paneli üretme çabaları haberlere yansıdı 🙂