ARGE ve İnovasyon Arasındaki Fark

Kafamı karıştırıyordu arge ve inovasyon aynı şey mi tam olarak neresinden tutup nasıl düşünmek lazım bilemiyordum. Geçenlerde arge ve ürge nedir diye bir araştırma yazısı hazırlayayım diye karar verince kim ne yazmış biraz araştırdım nette ne var ne yok. Önemli bir konu ve arge yaptığını söyleyen birçok şirket var ki arge ile alakaları yok. O nedenle herkesin rahatlıkla anlayacağı bir örneğe ihtiyaç var.

Apple en güzel örnek bu farkı anlamak için.

Dünyanın en inovatif şirketleri sırasında birinci sırada olan Apple, arge harcamalarına gelince 70nc sıraya kadar düşüyor.

Apple’ın piyasaya sürdüğü ilk bilgisayar renkliydi. O dönem renkli televizyonlar mevcuttu, Apple sadece bilgisayar monitörünü renkli olarak piyasaya süren ilk şirket oldu ve satış rekoru kırdı.

Apple’ın renkli ekranları bilgisayarlarda kullanması inovasyondur. Renkli televizyonlardaki renkli ekran teknolojisini geliştirmek arge’dir. Televizyonu üretmek ise ürge’dir.

İlk fırsatta konuyu bu başlık altında detaylıca açıklayacağım…

BOZDOĞAN hedefini tam isabetle vurdu

Tübitak SAGE tarafından geliştirilen Bozdoğan füzesinin testleri devam ediyor. Bugün ilk kez havadan atış testi yapıldı. F-16’dan atılan görüş içi havadan havaya füze Bozdoğan, Şimşek hedef İHA’yı tam isabetle vurdu.

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan Twitter hesabında, “Türkiye, havadan havaya füze teknolojisine sahip sayılı ülkelerden biri olmayı başardı. Genç teknisyen ve mühendislerimizin GÖKTUĞ projesinde geliştirdiği görüş içi hava-hava füzemiz BOZDOĞAN, ilk atışta hedefi tam isabetle vurdu.” dedi.

Bozdoğan füzesi ile Türkiye yeni bir teknolojik eşik atladı

Türkiye, 2011’de havadan yere atılan SOM seyir füzesini geliştirerek uçak mühimmatlarında önemli bir seviyeye gelmişti. Aradan geçen 10 yılda Göktuğ füze ailesinden olan Bozdoğan’ı F-16’dan fırlatarak yeni bir teknoloji seviyesine ulaştığını gösterdi. Bu teknoloji muharip jet unsurlarının hava muharebelerinde ihtiyaç duyduğu temel mühimmatlardan biri. Aynı zamanda uçakların hava savunma devriye görevleri yaparken kullandığı füzeler. Muadillerine kıyasla Bozdoğan füzesi, yeni nesil arayıcı başlık barındırmasıyla öne çıkıyor.

Bozdoğan füzesinin 2022 yılında envantere gireceği de açıklandı. Türk Hava Kuvvetleri’nin talepleri doğrultusunda geliştirilen füze, muadili sayılan ve Türk Hava Kuvvetleri’nde kullanımda olan ABD yapımı AIM-9X Sidewinder füzesinin yerini alacak.

Bayraktar TB3

Selçuk Bayraktar, Azerbaycan seyahatı sırasında yerel medyaya Bayraktar TB3’den bahsetti: “Alanında benzersiz olan TB3’ler, 1200 kilo civarında mühimmat taşıyabiliyor, uçak gemisine inebiliyor ve kanatları katlanabiliyor.”

F-35 satışının durdurulması ve CAATSA ambargoları nedeniyle TCG Anadolu’da F-35B kullanma ihtimalimiz artık yok. Uçak gemilerine uçak indirmek 1 asırdan fazladır yapılsa bile halen sıkıntılı bir durum. Uçak seçeneği ise çok kısıtlı. Tüm bunlara TCG Anadolu’nun aslında çok maksatlı amfibi gemi olması, yani uçak gemisi olmaması, uçak gemilerindeki eksantrik piste sahip olmaması ve pist genişliğinin yalnızca 17 metre olması da eklenince TCG Anadolu’ya inebilen sihalar üzerinde çalışmak Türkiye için zaruret olmuş durumda.

Bayraktar TB3 tahminime göre Kratos XQ-58A Valkyrie benzeri bir geometriye sahip olacak. Bu tasarım dünyada yeni olmakla birlikte kanat açıklığının kısa olması açısından TCG Anadolu’da aranan hava aracı. XQ-58A; 8.2 metre kanat açıklığı, 2700 kg maksimum kalkış ağırlığına sahip.

Selçuk Bayraktar’ın sözlerine göre TB3; 1200 kg civarında, daha ağır mühimmatlar taşıyacak. TB3’te jet motor yerine pistonlu motor kullanılması daha olası çünkü siha olarak adlandırıldı. Daha ağır mühimmatlar taşıyacak derken 2 adet Mk-81 taşısa (bu kısım belli değil ama) 310 kg faydalı yük eder.

TCG Anadolu için sınırlı sayıda gemi konuşlu siha üretmek mantıklı olmayacağı için; TB2’nin 300 litre yakıt taşıdığını göz önünde bulundurursak havadan yakıt ikmal (tanker) ihası olarak da kullanılmasını bekleyebiliriz. Tabii bu kısmı tartışmaya açacak birçok husus var.

Merhaba TDK

Merhaba TDK,

Benim bir imla kuralı değişikliği önerim var.

Şu adreste (https://www.tdk.gov.tr/icerik/yazim-kurallari/sayilarin-yazilisi/#:~:text=UYARI%3A%20Sıra%20sayıları%20ekle%20gösterildiklerinde,100%27er%20değil%20yüzer%20vb.) 9nc maddede görebileceğiniz gibi sıralama içeren rakamların yazılışı şu şekildedir;
“Sıra sayıları yazıyla ve rakamla gösterilebilir. Rakamla gösteril­mesi durumunda ya rakamdan sonra bir nokta konur ya da rakamdan sonra kesme işareti konularak derece gösteren ek yazılır: 15., 56., XX.; 15’inci, 56’ncı, XX’nci vb.”

Benim daha makul bir önerim var.

  1. değil >>> 15nc
  2. değil >>> 16nc
    56’ncı, 44’üncü, 21’inci, 9’uncu, 2’nci, XX’nci değil >>> 56nc, 44nc, 21nc, 9nc, 2nc, XXnc olmalı. Bu şekilde hızlı yazım, yabancılar için ise bu kuralın hızlı öğrenilmesi faydası elde edilecektir.

Bunun dışında internet siteleri ve bazı programlarda görülen hatalar da ortadan kalkacaktır. Çünkü bir site örn Facebook, bu imla kuralını anlayamıyor ve 9’ıncı, 8’ıncı, 3’ıncı gibi ekler ekleyebiliyor. Benim tavsiye ettiğim şekilde -nc takısı ekleyebilir ve bunu sorun olmaktan çıkarabilirler.

Ayrıca dizilerin bölümlerine bakıldığında “72. Bölüm” gibi bir ifadenin yabancılar tarafından “yetmiş iki bölüm” şeklinde okunduğuna da şahit olmuşluğum var. Bunu “72nc Bölüm” yapmak daha pratik olur. yetmişiki’nin sonunda i vardı ‘nci ekleyelim şeklinde düşünmeye gerek kalmayacak ve yazım süratlenecek. 1. Dünya Savaşı yazdığımda iki noktanın arasında kalmış bir 1 harfi göze batıyor. Bunun yerine. 1nc Dünya Savaşı yazdığımızda ise çözümün karmaşayı giderdiğini herkes görebilir.

Matematik derslerinde birinci dereceden bir bilinmeyenli denklemler şeklinde bir bölüm başlığı gördüğümde dikkatimi çekmişti bu imla kuralı. Başlık sırasıyla altbaşlığa doğru gidince; “1. 1. Birinci Dereceden Bir Bilinmeyenli Denklemler” şeklinde okunuşa göre yazılma ya da bazı kitaplarda Roma rakamları kullanmaya yönelme görüyoruz. Bu tür sorunları ortadan kaldırmak için basit bir imla değişikliği yapılmasını öneriyorum.

Değerlendirip cevap vermenizi bekliyorum. Saygılarımla.

Adem Duygu

(26.03.2021 tarihinde TDK’ya önerdiğim yeni imla kuralı)

Sınanıyoruz…

Milletimizin son üç asırda yaşadığı hezimetler, erkimizden çıkan üç kıtadaki topraklarımız ve halen ülkece yaşamakta olduğumuz krizler bana bir şey öğretti. Sonu gelmeyeceğini kesin olarak kabul ettiğim canımızı yakan bu krizler neden başımıza geliyor, bize ne söylüyor, arkaya yaslanıp düşünelim.

Dünyadaki ilk günümüze kadar götürebiliriz mevzuyu ancak ben Osmanlı’nın son yıllarındaki acılarından başlayayım. Bir savaş bitiyor diğeri başlıyor, nesiller doğuyor ölüyor ülkenin muharebeleri bitmiyor. Savaşların maliyeti ülkeyi topluca sefil bırakmış. Eyaletler ayrılıp devlet olmuş. Azınlıklar isyan için kullanılan silaha dönüşmüş. Hasım ülkelerin devletin iç işlerine müdahale etmesi, dayatmalarda bulunması, borçlar nedeniyle her şey mümkün olmuş. Halk bir çıkış kapısı bulamıyor. Yardım edecek güçlü bir dost ülke yok. Herkes perişan tüm İslam ümmeti sömürgeleştirilmiş. Hiç umut yok gibi gözükürken sonunda ebedi devlet yıkılıyor yerini yeni bir ardıl devlete bırakıyor, Türkiye kuruluyor.

Millet nefes alıyor. Oh çekecek duruma geliniyor. Derken o da ne? Yeni bir istibdat dönemine girilmiş, bu sefer hasım ülkelerin baskıları yok ama hükümetin baskısı var. İstiklâl Mahkemeleri halkın yüreğine korku salıyor. İnönü dönemi de ayrı bir korku imparatorluğu (doğruluğunu yanlışlığını tartışmıyorum). Tek parti dönemi ülke içinde büyük çekinceler yaşatıyor ama dışarıda da 2nc Dünya Savaşı gibi bir cehenneme düşülme tehlikesi fazladan bir korku nedeni. 1945’te 2nc Dünya Savaşı bitmiş, 1nc DS müttefikimiz Almanya yenilmiş, düşmanımız Sovyetler Birliği büyük bir savaş tecrübesinin özgüveni ve savaşın nimeti olan gelişmiş silahlarla Türkiye’yi tacize ve tehdide başlamış. Hâl böyle olunca bu baskı durumu iktidarı daha bir önemsiz yapmış, bunun sonucu olarak 1946 seçimleri ilk kez gerçek anlamda özgür bir seçim olmuş ve Demokrat Parti meclise girebilmiş. 1949’da ilk Sovyet nükleer bombası patlatıldığında 1950 seçimleri tek parti döneminin sonu oluyor.

Şer görünen bir olay hayırlara vesile olmuş ki böyle olmasaydı 2021 yılında bile tek parti dönemini yaşıyor olacağımızdan hiç kuşkum yok.

Sovyet tehdidi ülkeyi tedirgin etmeye devam ederken nükleer bir bombanın toplu bir yok oluş getirip getirmeyeceğini kimse bilmiyor. Korkunun ecele faydası yok. Gökyüzünde radyoaktif bir ışıma bir milleti, devleti, eşi benzeri olmayan bir tarihi ve kültürü yok oluşa götürebilir kimse de engelleyemezdi. 2nc DS iki kutuplu bir dünya düzeni doğurmuş ve Türkiye iki kutbun da gözünü diktiği bir ülke pozisyonunda kalmış. Üstelik boğulmaktan zor kurtulup yeni karaya çıkmış, küllerinden doğmuş, nasıl ifade ederseniz edin. Durum hiç açıcı değil. Yalnız bir ülke. Sefil bir halk. Dolayısıyla halk ağır bir sınav veriyor.

Sovyetler Birliği Türkiye’den toprak istiyor. Kars’ı, Ardahan’ı, Artvin’i, boğazların yönetimini. Aslında komünist bir ülke topluca bizi ilhak etmek istiyor fakat odada filin olduğunu kimse dillendiremiyor. Bu cüreti kadim Türk yurdu Kırım’a yerleştirdiği nükleer savaş başlığı taşıyan balistik füzelere güvenerek yapıyor. Kendi içinde soykırımlar, asimilasyonlar, katliamlar yine Türklere karşı. Bu şeytani devlet (her komünist devlet gibi) doğudan ve batıdan komşumuz olduğu gibi Suriye ve Irak’ta kurduğu Baas komünist rejimleriyle fiilen güneyden de komşumuz durumunda.

İçeride kamplar kurulup milyonlarca gence askeri eğitim verilmeye başlanmış, işgale neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. 1952’de komünist bloğuna işgal edilerek girmek yerine daha demokratik görünümlü NATO’ya kendi rızamızla giriyoruz. Sovyet tehdidi sonlanıyor; bir kez daha nefes alıyoruz. Özünde sosyalist/komünist sistemin Türk versiyonu olan bir rejimle yönetilirken kapitalist maskesi takmış bir komünist devlet örneği tarihte yerini alıyor. Bu maske olmasaydı, komünist bir ülkenin batı bloğunda ne işi olduğunu açıklayamazdık.

Nükleer korku, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) 1956’da kurulmasının baş şüphelisi konumunda.

Aslında savunma tedbirinden ibaret olan nükleer caydırıcılığa erişme arzusu Türkiye’de planlı büyüme siyasetini ortadan kaldırıyor. Çünkü tüm kaynaklar bu yönde harcanıyor. Nüfusun %90’ı köylü olan bir toplum, çaresizce şehirlere akın ediyor. Köyden şehre göçü akla getiren şey büyük ihtimalle Almanya’nın Türkiye’den işçi talep etmesiyle 1961’de başlayan göçler. Vasıfsız işçiler yıllık izinlerini şova dönüştürünce refah seviyesi köylü toplumlarının kuvvetli arzusu oluyor. Şimdi göçlerin de ayrı bir acı ve ızdırap olduğu unutulmamalı. İnsanlar doğup büyüdükleri yerden geçim derdi nedeniyle başka şehirlere gidiyor. Ben de Ankara’ya göç etmiş köylü bir ailenin çocuğuyum ve sıfırdan yeni bir hayata başlamanın zorluğunu ben de yaşadım. Kader çocuk demedi. Ne de olsa dünya bir sınav yeri. Kutsal kitabımızda “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” buyurmuş Allah. Her can (yaşam formu) nasıl eninde sonunda ölümü tadacaksa, irade sahibi canlılar da malıyla canıyla sınanacak, yaratılışın bir hükmü. Şimdiye kadar anlattığım toplumca sınanmamızın dışında bireysel olarak da ne çektiğini herkes iyi biliyor zaten.

İş yine göçlerle, kalitesiz ve çirkin apartmanlardan başka bir şey olmayan şehir müsveddelerinde çekilen zorluklarla, işsizlikle imtihanla kalsa yine iyi. Darbeler var bir de. Darbeler, muhtıralar, darbe girişimleri… Halkın sınavı bitmiyor. Şu dünyada insan, insanla sınanıyor. Kolay değil. Bir sınav bitiyor sıradaki başlıyor.

Koalisyonlar kuruluyor dağılıyor. İstikrar sağlanamıyor. Devletin sorunları büyük. Sovyet tehdidi bitmiş değil. Kıbrıs’ta soydaşlarımız soykırıma uğramaya başlayınca bu sefer de Kıbrıs’a askeri müdahale farz oluyor ama NATO üyesi olan ülkemiz haklı talebine rağmen sözde müttefikleri tarafından savaşla tehdit ediliyor. Haydi bakalım yine başa döndük. Kıbrıs Savaşı tüm risklere rağmen başlatılıyor ve soydaşlarımızı kurtarıyoruz ki batı bloğu Türkiye’ye ambargo koyuyor ve tüm dünya ülkelerini ambargo koymaya zorluyor.

Ambargolar kaldırılınca rahatlıyor, bir nefes alıyoruz. Artık hiçbir sorunumuz kalmadı, tüm badireleri atlattık. Zor günler geride kaldı. Gerçekten bundan sonra hep güzel günler mi göreceğiz? En güzel günler henüz yaşamadıklarımız demiş şair ve o günler gelmiş mi günümüze kadar incelemeye devam edelim.

Sağ-sol olayları olarak bilinen bir dönem başlıyor. Bildiğiniz iç savaş! Halk birbirini kesiyor. Ülkenin hiçbir yeri güvenli değil. Sovyet tehdidine tepki olarak doğup büyüyen, milli ideoloji geliştirilmesini savunan milliyetçi sağlam bir akım var. Lakin sosyalizmi isteyen katiline aşık bir başka akım da var, yine bizim insanlarımız. Bunların üniversitelerde başlayan savaşı tüm ülkeyi istikrarsızlığa götürmüş durumda. Kim durduracak bu kanı? Neyse ki bir kriz başka bir krizle sonlandırılıyor; 80 Darbesi oluyor. Darbenin getirdiği bir acı doğal olarak var ama iç savaş son bulmuş, insanlar yeniden bir nefes alıyor. Oh be! Kötü günler geride kaldı.

Tabii 80 Darbesi’nden bahsetmişken öncesinde Türkiye’yi ilgilendiren bir başka gelişme var. 79’da Sovyetler’in sıcak denizlere açılma güzergâhı belli olmuş; Afganistan’dan aşağı doğru inmeye karar vermişler! Sovyetler’in 10 yılda dağılmasına yol açacak bu karara 74’teki Türkiye’nin Kıbrıs Harekâtı ne kadar etki etti bunu net olarak bilemeyeceğiz ancak etkisi olduğunu düşünüyorum. Ruslar’ın sıcak denizlere açılma hayalleri hep en kısa yol olan Anadolu’yu ele geçirmekle birlikte değerlendirilmişti ama bu sefer Afganistan-Pakistan hattından bunu yapmayı denediler. Yine de şunu bilmek gerekir ki sosyalist ülkeler sözde hiçbir ülkeye müdahale etmez, kimsenin işine karışmaz, ama davet gelirse o başka. Afganistan’da 78’de Afganistan Demokratik Halk Partisi Sevr Devrimi ile ülke yönetimini ele geçiriyor (tabii ki SSCB kontrolü ve desteğiyle). Ardından bu kukla yönetim halk isyanları başlayınca SSCB’yi ülkeye davet ediyor. Ancak ilginç olan şey Afganistan’da sosyalistlerin yönetimi ele geçirmesi 78’de olurken, Türkiye’de sağ-sol çatışmalarının 70’de başlaması. Yani büyük bir çaba olduğu açık. Solcular (sosyalistler) ülkücü bir genci işkence ederek öldürüyor ve kanlı olaylar zinciri başlıyor. Burada solcuların ülkücülere nefreti de ilginçtir. Türk milliyetçiliği Osmanlı’nın son dönem gayretleriyle, Türkiye’nin kuruluş dönemindeki gayretleriyle zayıf bir ilerleme göstermişken, asıl büyümeyi Sovyet tehdidi nedeniyle yaşamıştır. Doğal olarak Türkiye’deki milliyetçi, MHP’li veya Ruslar’ın yoğun tabiriyle bozkurtlar, Rusya için en büyük tehdit olarak görülmekteydi. Laik kesim ise SSCB’ye katılmayı arzulayacak kadar sosyalizme aşıktı, doğal Sovyet müttefikiydi. Çok şükür ki solcular Türkiye’nin yönetimini ele geçiremedi. Sonrası SSCB’nin apar topar Afganistan’a yönelmesi ve sonunu getirecek bir savaş.

80 Darbesi’ne giden iç savaşta Türkiye’de solu bir şekilde kontrol eden Sovyetler Birliği’nin payı olup olmadığını da bilemeyeceğiz. Şunu biliyoruz ki 80 Darbesi, aşırıcı solcuları temizlerken, ülkücüleri de devlet eliyle bitirerek Sovyetler’e diyet ödemiştir. Bugünkü MHP, tabeladan ibarettir.

Terör gerçeği ile yüzleşelim şimdi. ASALA Etkin dönemi: 1975-1985 Hedefleri: Çoğunluğu diplomatik ve sivil Türk hedefleri. PKK Etkin dönemi: 1984-2021 (bitiş tarihi tahminim) Hedefleri: Çoğunluğu Türkiye içindeki askeri ve sivil hedefler. Görüldüğü gibi Kıbrıs Savaşı bitince ASALA adında bir Ermeni terör örgütü Türkiye ve Türkleri hedef alan terör eylemlerine girişiyor. Ancak hep kabullenilmek istenmeyen bir şeyi söyleyeyim; Ermenistan o dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı bir özerk cumhuriyetti. Dolayısıyla SSCB eliyle bu eylemler gerçekleştiriliyordu. ASALA biter bitmez PKK’nın faaliyete geçmesi de gören gözlere çok şey gösteriyor. Uzun süre devam eden bir iç güvenlik sorunu olan terör, ben bu yazıları yazarken halen bir Türkiye gerçeği.

Ekonomik krizler; 1929, 1946, 1958, 1960, 1974, 1980, 1982, 1990, 1994, 2000-2001, 2008 ve 2018-2021.

91 Körfez Savaşı, Çeçen-Rus Savaşları, Karabağ’ın işgali, 91’de Türkiye’nin sosyalist rejimi terk edip liberalleşmesi, 2003 Irak’ın işgali, Çuval Hadisesi gibi asla unutulmayacak bir olay, İsrail’in 2007’de Türkiye hava sahasını ihlâl ederek Suriye’yi bombalaması, Doğu Türkistan’da devam eden soykırım vesaire vesaire.

Krizler, savaşlar, ekonomik buhranlar, darbeler… Üstelik bunlar toplumu etkileyenler. Bireysel olarak Allah ömür verdiği sürece neler çektiğinizi siz daha iyi biliyorsunuz. 

Görüldüğü gibi sınavlar bitmiyor. Her sınav özünde açlık ve korkudan ibaret. Sonrasında muhakkak yenisi geliyor. Durum buyken Doğu Türkistan meselesine karışırsak Çin ambargo koyar, Irak işgaline karşı çıksak bizi mahvederlerdi falan filan demenin hiçbir anlamı olmadığını düşünüyorum. 2017’den beri S-400 hava savunma sistemi aldığımız için savunma sanayimize yönelik yaptırımlar uygulanıyor ve bu CAATSA yaptırımlarını uygulayan haydut devlet, hemen güneyimizde Suriye’de bir terör devleti kurma siyasetini de son sürat devam ettiriyor. Buna rağmen  Türkiye siyasilerinin diyalog çağrıları yaparak küçüldüğünü gözlemliyoruz. Biz haklı davamızı sömürge imparatorluklarının önünde el pençe durarak koruyamayız. Bizi küçümseyen devletlere bir tokat atmaktan korkmamalıyız. Başımızı kuma gömerek sorunları yok edemeyiz. Ne olursa olsun dünya sınav yeri, ya dik durarak sınanırız ya da eğilir bükülür onurumuzu da kaybederiz. Her şey bundan ibaret. “Yurtta Sulh, Dünyada Sulh” doktrinini terk edip “Yurtta ve Dünyada Zulmü Durdur” doktrinini benimsemeliyiz.

Sınanıyoruz!

Çin resmi yayın kuruluşları tarafından yayınlanan ve daha sonra internetten kaldırılan Doğu Türkistan’daki toplama kamplarından bir tanesi, Lop/Hoten

Hangi Silah Ne İşe Yarar?

Hangi silah sistemi ne işe yarar?

Bugün bundan bahsedeceğim. Çünkü şu tarz soruları çok duymaya başladık;

  • SİHA’lar tankların yerini alabilir mi?
  • Bayraktar TB2 ile Harop çok kıyaslandı. Harop ile STM Kargu kıyaslanıyor.
  • F-35 uçağının Türkiye’ye satışı durduruldu malum. F-35’in yerini daha fazla S-400 hava savunma sistemi alarak doldurabilir miyiz?
  • Gemisavar füze varken neden torpido yapılıyor?
  • Uçak gemisine ihtiyacımız var mı? İşte tüm bunların ne işe yaradığını söylersek zaten ihtiyacımız olup olmadığına herkes yanıt verebilir.

Öyleyse bir örnekle başlayalım.

IAI HAROP mu daha iyi STM KARGU mu?

“Harop’un savaş başlığı Kargu’dan daha büyük, demek ki daha iyi” gibi sözler duyuyoruz. Özellikle 2nc Karabağ Savaşı sırasında Türk savunma sanayii ürünleri ile İsrail savunma ürünleri özellikle kıyaslanıyordu. Harop ile Kargu’nun özelliklerine baktığımızda sıklet farkı olduğunu ilk bakışta anlayabiliriz. Modern dolanan mühimmatların ilk örneği Alman havacılık devi Dornier’in geliştirdiği DAR’dır. Zaten IAI bu süreçte Dornier ile işbirliği yapmaktaydı ve Dornier DAR projesinden çekilince IAI şirketi projenin tüm lisans haklarına sahip oldu ve Harpy’yi piyasaya sürdü. Daha sonra Harpy’nin geliştirilmesiyle 2005 sonrasında Harop ortaya çıktı. Harpy, Harop ve Orbiter gibi dolanan mühimmat sistemleri temel olarak anti-radar görevlerinde kullanılır, yani hava savunma radarlarını yok edip hava savunma sistemlerini çalışamaz hale getirmek için geliştirilmişlerdir ki bu insanlı hava taarruzlarının önünü açmaya yarar. Harop’a radar arayıcı başlık haricinde EO kamera da yerleştirildiği için nereyi vurduğu görülebilmekte ve hedef seçiminde komuta merkezinden yardım alabilmektedir. Azerbaycan-Ermenistan arasında cereyan eden 44 günlük muharebede Harop’ların Ermeni S-300’lerini imha görüntüleri ve bazı zırhlı birliklere saldırıları medyaya yansıdı. Harop’ların 160 kg civarında ağırlığı var ve 16 ila 30 kg aralığında patlayıcı savaş başlığına sahip. STM’nin geliştirdiği Kargu’da ise savaş başlığı 1.5 kg civarında. Zaten Kargu; insanlara, otomobil ve radar gibi zırhsız hareketli-hareketsiz nesnelere saldırmak için kullanılmaktadır. Menzili kısadır ama bir insan kolayca taşıyabilir. Kargu, özellikle düşman unsurlarının bariz coğrafi avantajının aşılamadığı veya pusu kurulan alanlarda kullanılmak için geliştirilmiştir diye düşünmekteyim. Örnek olarak Murov Dağı ve onun gibi zor dağlık arazilerin bazı noktalarında düşman unsurları önemli avantajlar elde ederek aşılması zor savunma imkânı elde etmişlerdi. Piyade veya komando birliklerinin ilerlemelerinin tıkandığı bu tarz yerlerde Kargu tam anlamıyla ihtiyaç duyulan asimetrik harp silahıydı. Burada Harop kullanmanın hiçbir anlamı yok. Çünkü Harop 3.5 metre kanat açıklığı olan, 50 beygirlik motorla çok gürültülü çalışan, asıl amacı saatlerce düşman hava sahasında gezinmek ve vuracağı değerli hedefleri tespit etmek olan, seyir füzesi kadar pahalıya satılan bir silah sistemi. Dolayısıyla kullanım yerleri bambaşkadır.

Şimdi gelelim Harop ile Bayraktar TB2’nin kıyaslanmasına. Harop ile Kargu nispeten benzer görevler yapabilmesine rağmen esas kullanım amaçları farklı demiştik. Bayraktar TB2 ise silahlı insansız hava aracı olduğu için daha farklı bir sistem. Dolanan mühimmatlar tek kullanımlıktır ama ihalar taşıyıcı platform olduklarından yani kamikaze görevler yapmadıklarından dolayı yıllarca kullanılabilir. Sihaların esas görevi nokta saldırı yapmaktır. Türkiye’nin siha kullanma biçimine bakıldığında ise İdlib, Libya ve Azerbaycan’da bombardıman görevlerinde de kullanılabildikleri görülmüştür. Peki Bayraktar TB2 ve Anka’ların yaptığı tüm görevleri Harop yapabilir miydi? Bayraktar TB2’nin taşıdığı mühimmat yaygın olarak bir tanksavar füzesi olan MAM-L. Bu mühimmat lazer güdümlü olup 22 kg ağırlığındadır. Bu ağırlığın 10 kg’ı patlayıcı savaş başlığı. Harop’un savaş başlığının 16 ila 30 kg olmasına rağmen MAM-L gibi zırh delici özelliği yoktur. O yüzden düşman askerleriyle dolu otobüs, kamyonet gibi hedeflere, radarlar ve düşman mevzilerine saldırılarını gördük ama tanklara karşı kullanıldığını ben duymadım (o tarz görevler için İsrail’in çözümü Spike anti-tank füzeleri). Bayraktar TB2’den atıldığında 15 km menzile ulaşabilen MAM-L ise genellikle zırhlı ve hareketli hedeflere karşı kullanılmaktadır. Bayraktar TB2 iha pilotu tarafından uzaktan kontrol edilirken Harop özerk görevler icra edebilmektedir. 2nc Karabağ Savaşı sırasında Harop’ların çoğunlukla radar imha görevlerinde kullanıldığını tahmin etmekteyim. Azerbaycan envanterindeki Harop sayısı da gizli tutulmakta ve Orbiter’lerden daha az olduğu bilinmektedir. Şahsi tahminim rakamın 100 civarında olduğu yönündedir. 2nc Karabağ Muharebesi boyunca kaç adet Harop kullanıldığı açıklanmadı. Ancak Harop’lar Azerbaycan’a seyir füzelerinden bile daha pahalıya satıldığı için ve sayıları az olduğu için çoğunlukla MAM-L kullanıldı. Yani Harop bu şartlar altında Bayraktar TB2’nin yerini alamaz, kullanım amaçları ve maliyetleri çok farklı. Fakat muharebe sırasında farklı sistemlerin birbirlerini desteklediğinden hiç şüphe yok.

SİHAlar Tankların yerini alabilir mi?

Son zamanlarda milli tankımız Altay’ın bir dizi aşılamayan sorun nedeniyle üretime geçememesi, kolay kolay da üretime geçecek gibi gözükmemesi nedeniyle tank yerine siha üretelim söylemi ortaya çıktı. Hatta Bayraktar TB2’leri üreten Baykar şirketinin Genel Müdürü Haluk Bayraktar “tankların devri kapandı robotik ve akıllı (insansız) sistemler sahada oyun değiştirici rol üstleniyor” şeklinde çıkış yaptı. Soru basit: Sihalar tankların yerini alabilir mi? Öncelikle sihaların yüksek değerli hedeflere karşı veya bombardıman amacıyla kullanıldığını söyleyerek başlayalım. Tanklar ise yarma ve kuşatma gibi iki zor görevle başa çıkmak için geliştirildiler. Hangi silah ne işe yarar bunu söyledikten sonra sihaların tankların yerini alamayacağı, en azından tankları tamamen envanterden çıkaralım diyemeyeceğimizi görebiliriz. Konu silah üreticilerine sorularak değerlendirilecek bir konu değil. Günümüzde iki tank taburunun karşı karşıya geldiği bir durum görmek söz konusu bile değil bundan şüphe yok lakin tankların devrinin bittiği söylemleri 1nc DS’ndan hemen sonra söylenmeye başlanmış, 2nc DS’nda tanklar önemli rol oynamış savaştan sonra yine tankların devri bitti söylemleri ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş döneminde yine tank üretimi hız kazanmış, orduların ana muharebe aracı olarak konumlandırılmıştır. Körfez Savaşı’na gelindiğinde şehirlerin içine kadar giren sokaklarda gezen tanklar bir dizi kabiliyet sorunu yaşamaya başlayınca yine tankların devri bitti mi tartışmaları başlamıştır. Üstüne güdümlü tanksavar füzelerinin ortaya çıkması da eklenince son 30 yıldır yeni bir tankın sıfırdan geliştirildiği görülmemişti. Ta ki ilk tank Mark-I’den 100 yıl sonra 2016’da Altay tankının ortaya çıkmasıyla bu sessizlik bozuldu. Paralelinde Rusya’nın geliştirdiği 4nc nesil tank T-14 Armata ortaya çıktı. Ancak Rusya’nın niye bu tankı geliştirdiği, buna ihtiyacı olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu oldu. Benim görüşüm Türkiye’nin kendi tankını geliştirmeye karar vermesi Rusya’da rahatsızlık yarattı ve yeni nesil bir tank tasarımı ortaya çıkardılar. Rusya Armata’yı geliştirince bu sefer Avrupa’da tehdit algısı oluştu ve Almanya-Fransa müşterek yeni nesil tank geliştirme projelerini duyurdular. 4nc nesil tankların tasarımı, sahada görülen yeni tehditler göz önünde bulundurularak yapılıyor ve 1nc DS’ndan beri zaman zaman söylenen tankların devri bitti söyleminin haklı olmadığı anlaşılıyor. Savaş meydanında vurduğunu uçurtan, yüksek ateş gücü olan sistemlere her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Zırhlar nasıl geliştiyse yüksek ateş gücü de paralelinde gelişmek zorunda kalmıştır. Yüksek ateş gücünün yanında mürettebatın korunmasına yani zırha ve hareket kabiliyetine ihtiyaç duyulmuştur. Olay basit; kimsenin size zarar veremeyeceği bir kapsülün içinde vurduğunu uçurtan bir silah takılı olarak istediğiniz yere gidiyorsunuz, ne güzel olurdu değil mi? İşte tank budur. Bu 3 ana karakteristik birbirini etkiler. Mesela tankın zırhını artırmak ağırlık artışı getireceği için hareket kabiliyetini düşürür, hareket kabiliyetini artırsanız zırhı azaltmanız gerekir, namluyu büyütseniz mühimmatlarla beraber toplam ağırlığa etki edeceği için yine hareket kabiliyeti azalacak, işte bu bağıl kabiliyetler birbirini tersine etkilediği için tank geliştiren ülkeler hangi özelliğin öne çıkacağına geliştirmeye başlamadan önce karar vermek zorundadır. Altay tankında atış kabiliyeti birincil kabiliyet olarak belirlendiği için zırh ve hareket kabiliyeti nispeten geri plandadır. Merkava tankında ise o ülkenin her insanı önemli görüldüğü için zırh kabiliyeti öne çıkmıştır.

Gelelim Blitzkrieg Doktrini ve tanklar başlığına. Her silah belirlenmiş görevleri yerine getirmek için geliştirilir. Blitzkrieg doktrininde düşman hattına ilk hamleyi savaş uçakları ve topçular yapar. Düşman birliklerini yıpratır, bir kısmını imha eder, psikolojilerini bozar. Böylece tankların işi kolaylaştırılır. Sıra tank taburlarına geldiğinde tank birlikleri düşman hattında zayıf yerleri keşfeder, iki ayrı koldan yarma yapılır ve bu kollar hattın gerisinde birleşir. Bu aşamaya kuşatma denir. Kuşatma ortasında kalmış düşman birlikleri ise kolaylıkla imha edilir. Görüldüğü gibi bu görev dizisinde tanklar yalnız değildir, uçaklar ve toplar tanklarla müşterek görev yapmış olurlar. Tankı saldım çayıra gibi bir durum yoktur. Oysa sihalar tankların yerini alsın diyenler 2nc Dünya Savaşı’nda tanklardan önce düşman hatlarına saldıran uçakları görmeliler. O mantıkla uçaklar tankların yerini alsın demek lazımdı! Hiç tank üretmeden daha fazla bombardıman uçağıyla düşman tankları imha edilebilirdi ama bunun maliyeti o kadar fazla olurdu ki savaş muhtemelen sürdürülebilir olmaktan çıkardı. Tanklar maliyet avantajı sağlamaktadır. Havadan yapılan taarruzlar neredeyse her koşulda karadan yapılan taarruzlardan daha maliyetli olur. Bugünkü sihalar 2nc Dünya Savaşı’ndaki insanlı savaş uçaklarının kabiliyetine erişmiştir. Sihalar tankların yerini alsın diyenler sihaların tek başına savaştığını sanıyor belli ki. Hasım hava savunma sistemlerinin ortadan kaldırılmadığı veya elektronik harp sistemleriyle karıştırılmadığı bir ortamda siha kullanmak zor. Ayrıca sihalara karadan destek veren zırhlı birlikler de var, onlar da harekâtın bir parçası kabul edilmeli. Topçu roketleri ve obüsler İdlib’de Türkiye’nin yürüttüğü Bahar Kalkanı Harekâtı’nda sihalarla müşterek görev icra etmiştir. Erken uyarı uçakları da gereken istihbaratı ve veri bağlantısını temin etmede yardımcı oldu. Gözlem uydularının, görüntü işleme yazılımlarının, çeşitli istihbarat imkânlarının ve TAFICS gibi haberleşme sistemlerinin işin içinde olmadığı bir siha taarruzu hezimetten başka bir şey olmazdı. Sonuçta sihalar da elektronik karıştırmaya açık olan uzaktan komuta edilen sistemler. Tüm bunları bir araya getirdiğimizde tankların gelişigüzel hareket eden bir silah olarak görülemeyeceği, sahada belli görevleri yerine getirmek için farklı silah sistemleriyle müşterek hareket ettikleri göz önünde tutulmalıdır. Tıpkı tanklar gibi sihalar da farklı sistemlerle birlikte harekât yaparlar ki en azından Türkiye’nin kullanma biçimi bu şekildedir. Amerika’nın siha kullanımına baktığımızda küresel devriye görevleri yapan, uydudan kontrollü, farklı hava kara deniz platformlarının desteğine ihtiyaç duymadan sınırlı nokta operasyonlar yaptığını görüyoruz. Günümüzde taktik ve üzeri ihaların kullanımı bu iki senaryodan ibarettir. Tankların geliştirilme nedenlerinden olan yarma ve kuşatma görevleri; hava üstünlüğü sağlanmış bir ortamda sihaların güdümlü mühimmatlarıyla yarma ve kuşatmaya ihtiyaç duymadan toplu imhaya kadar gidebilir ki tank mühimmatlarından belki 100 kat daha pahalı olan güdümlü siha mühimmatları savaşın maliyetini işin içinden çıkılamayacak noktaya getirebilir. Özetle tankları tamamen envanterden çıkartıp görevlerini tamamen sihalara bırakmak makul bir tercih gibi durmuyor. Savaşın maliyeti daima önemli olacak ve zırhlı araçlar, tanklar, tanksavar füzeleri, çeşitli balistik füzeler, seyir füzeleri, denizaltılar, çeşitli tipte savaş gemileri, hava savunma sistemleri, savaş uçakları, helikopterler hep birbirlerini destekleyerek kullanılmaya devam edecek.

Büyük Bir Kaza Ucuz Atlatıldı

30 Ocak gecesi THY uçağı israil’in kirli tuzağıyla iran’a vurdurtulacaktı. Krizin detayları aşağıda.

THY, tahran’a (imam humeyni havalimanı) haftada 15 uçuş gerçekleştiriyor. istanbul’dan tahran’a günde 2 uçuş var; kazanın eşiğinden dönen uçak 20:30-00:05 seferlerini yapan TK874 kodlu uçak. normalde uçuş 3 saat 5 dk sürüyor ancak iran saati türkiye’den 30 dk ileride. yani tahran’a inmesine 5-10 dk kalmışken bu kriz çıktı ki zaman Türkiye saatiyle 11:30 civarında olmuştur. 29 ocağı 30 ocağa bağlayan geceden bahsediyoruz.

İran gündemini anlık takip eden Elyar Türker iran tarafından doğrulanmamış bilgiler paylaştı. Bakın şu twitlere:
1) tahran’da tüm uçuşlar durduruldu ,dış hat uçuşlar başka ülkelere yönlediriliyor.
2) “iran’a hava saldırısı ve uyarısı nedeniyle thy uçağının tahran’a inemediği belirtildi. iran’da sokaklar siren sesleri ile yankılanıyor. thy’nin istanbul-tahran tc-lsj kuyruk tescilli airbus a321 tipi uçağı yaşanan acil durum nedeniyle rotasını bakü’ye çevirdi.”
3) #sondakika teyit edilmemiş haber: israil iha’ları tahran semasında.
4) #sondakika 1980-87 iran-ırak savaşından sonra ilk kez tahran’da böyle siren sesi duyuldu.
5) iran’ın başkenti tahran’daki siren sesi 15 dakika sürdü.
6) şimdilik doğurlanmamış: israil, iran devrim muhafızları’nın tahran’ın batısındaki karargahını vurdu. iran rejimi, elektrik kesip aynı anda oraya ekip gönderdi.
7) israilli edy kohen tweet attı: israil f-35’leri iran’ın başkenti tahran semasında.

İşte tam da bu olaylar oluyorken THY uçağı da açık hedef konumunda olunca israil’in neyi amaçladığı daha net anlaşılmaktadır. THY uçağının tahran’ın batısına füze saldırısı yapıldığı esnada rotasını değiştirdiği ve iran’ın savaş sirenleri çalması ve pozisyon almasıyla ne yapacağını bilemediği anlaşılıyor. uçağın flightradar görüntüleri yaşanan krizi gösteriyor. yani bu eylem israil tarafından kasıtlı olarak üretilmiştir ve amaç THY uçağını iran’a vurdurtmaktır. olur mu diyeceksiniz; geçen yıl 3 ocak 2020’de ukrayna uçağı tahran’dan yeni kalkmışken benzer olaylar olmuş, emir komuta zinciri krizi yönetmeyi başaramamış ve dost-düşman ayrımını yapamayan iran sistemleri ukrayna yolcu uçağını vurmuştur. İsrail’in bu ve benzer şerefsizce eylemleri apaçık teröristliktir. Benzer bir olay israil elint-sigint uçağının elektronik karıştırmayşa suriye’de Rus askeri nakliye uçağını Suriye hava savunma sistemlerine vurdurtmasıyla da yaşanmıştır.

Tahran’a iniş yapamayan THY uçağı Azerbaycan Bakü’ye indi

Diğer detaylar;

27 ocak 2021’de şöyle bir haber çıkmıştı ki bu israil’in Tahran’a yönelik saldırı hazırlığı olduğunu işaret ediyor: “İran, israil genelkurmay başkanı aviv kochavi’nin, tahran’ın nükleer tesislerine muhtemel bir saldırı için orduya hazır olma talimatı vermesinin ardından herhangi bir saldırıda Tel Aviv ve Hayfa’yı vuracağı tehdidinde bulundu.”

30 Ocak 2021’de Hindistan’daki İsrail’in Yeni Delhi Büyükelçiliği yakınında kimsenin zarar görmediği düşük yoğunluklu bir patlama yaşandı.

30 ocak günü İran Dışişleri Bakanı Türkiye’yi ziyaretteydi. olayların aynı güne denk gelmesi manidar.

TolgaÖzbek youtube kanalında da israil’in THY uçağını kargaşa yaratarak iran’a vurdurtmaya çalışmasından bahsedilmiştir, meraklıları izleyebilir.

Özetle büyük bir kaza atlatıldı ve Türkiye medyası nedense olayın ciddiyetini anlamadı. 

Nesnenin Doğası

Bir oyuncak düşünün, dile gelip konuşsa, ne isterdi? Herhalde ona sahip olan çocuk hep onunla oynasın, diğer oyuncaklarla oynamasın isterdi değil mi?

Çocukların çok iyi bildiği Kurabiye Adam nasıl da beni ye diye insanları kovalıyor değil mi? Kurabiye dile gelebilseydi zaten büyük ihtimalle böyle derdi. Onun için kendini gerçekleştirmek; yenmek için yapıldığı için yenilmektir.

Zencefilli Kurabiye Adam 🙂

Nesnenin doğası ya da bilindik deyişle eşyanın tabiatı kavramı tam olarak bundan ibarettir. Peki bir mühendis için nedir kendini gerçekleştirmek? Hep mühendis olma hayalleri kurmuş, belli koşullar sebebiyle ortalama bir üniversiteden mezun olmuş, master yapmış, kendi mesleğinde ilerlemek için elinden gelen her şeyi yapmış bir mühendis hayal edin. Dile gelip (!) konuşsa ne isterdi?

Şüphesiz hayatta istediğimiz her şeyi elde edemeyiz. Dünyada sadece bir süreliğine misafiriz. Bir şeylerle sınanırız. Bu da yaratılışın doğasıdır. Fakat Türkiye’de sistematik hâle gelmiş bir oligarşi var ki kader deyip geçemeyiz. Nedense herkes kabullenmiş. Tartışılmıyor bile.

MMO’da mesleki kurslar alırken sınıf ortamından çevre yapmak için de yararlanırdım. Kursun ilk haftası yanımdaki 1 hafta önce mezun olmuş kursiyer iş aramakta olduğunu (o günler 2018 malum Türkiye’nin durgun ekonomik dönemleriydi) ve iş bulmakla ilgili endişelerini bana söyledi. Ben de kötü yatı bir şirkette mesleğimi icra etmekte ve bir yandan da iş aramaktayken, ülkede iş bulmanın neredeyse imkânsız olduğunu düşünmekteydim. Lakin ikinci hafta o yeni mezun kursiyer Türkiye’deki en büyük savunma sanayii şirketlerinden birine girmişti. Ne yalan söyleyeyim bu beni şok etti. O güne değin çok umursamadığım, torpil ve adam kayırma dediğimiz Türkiye’deki oligarşi, o günden sonra beni deli etmeye başladı. Ben ve benim gibi gençler ülkede yeni istihdam imkânları olmadığını sanarken, iş bulup o güne kadar kendisine bin bir zorlukla emek veren ailesine borcunu ödemeyi düşünürken; madalyonun diğer yüzünde sözümona etiketli üniversitelerden birileri mezun olsa da alsak diye bekleyen, henüz mezun olmadan son sınıf öğrencileriyle sözleşen, aksi takdirde ihtiyaç olsa dahi kesinlikle diğer mezunlardan alım yapmayan şirketleri görünce… Yorumu size bırakıyorum.

10 yıldan uzun süredir savunma sanayimizdeki gelişmeleri takip eder, blog ve diğer içerik oluşturma imkânlarını da kullanarak sektörün gelişmesine benim de faydam olsun diye saf ve temiz duygularla sektörün dışından katkı sağlamayı şiar edinmiştim. Geldiğim noktada, yukarıda anlattığım ve aslında başka örnekler de verebileceğim lanet olası oligarşiyi görüp savunma ve diğer kârlı sektörlerin kaymağını yiyen, ortaya bir ürün çıkınca bunu bizim üniversiteden mezun gençler yaptı diye reklam eden (halbuki neredeyse hepsinin teknoloji transferiyle yapıldığını yazmıştım), projeler gecikince veya başarısız olunca hiç oralı olmayan oligarşik elitlerin ekmeğine yağ sürdüğümü düşünmekteyim. Bana biçilen rol ne yazık ki işsizlik oldu. Yeni nesiller ülkesine küsüp başka ülkelere göç ederken haklı mı haksız mı siz karar verin. Hem adam kayırıp, hem o insanların yetişmiş insan kaynağı olduğunu söylemek trajikomik bir durum. Ülke göz göre göre ümitsizliğe gidiyor. Ehliyetsizliğin en büyük nedeni adam kayırmaktır.

2008’den beri hayatımın kenarında köşesinde olan “internet işleri” diye tabir ettiğim dijital medya, pazarlama, mobil uygulama sektörüne birkaç yıldır artan bir ivmeyle ağırlık vermeye başladım. 2020’den itibaren ciddi anlamda vakit ayırma aşamasına geçmişken şu an bu ivmelenme halen sürüyor. İnşaallah endüstride bulamadığımı internet endüstrisinde bulacağım. Artık ulusal başarıları da hayal etmiyor, küresel anlamda başarı göstermeyi hedefliyorum. Mekanik ürünler geliştirme uzmanlığımı dijital ürünler geliştirmeye aktarmaya devam ediyorum. O nedenle bilişim sektöründeki yetişmiş insan gücünden farklı becerilerim olması benim için bir artı. Steve Jobs’ın dediği gibi fiziksel bir üründe ortalama kalitedeki bir ürünle yüksek kaliteli bir ürün arasındaki fark %20-30 ancak varsa vardır, yazılımda ise 50-100 kat fark olabilir. Bu yüzden programlama, yetenek iddiasında bulunanlar için biçilmiş kaftan.

Uyandığım her yeni gün benim için yeni bir yol ayrımı. İleride geçmişe bakıp neden bulunduğum noktada olduğumu anlamlandırmaya çalışacak olursam bu yazıya bir kez göz gezdirmek hatırlatıcı olacaktır.

Twitter Kudurdu

Twitter algoritması, içinde şiddet ve olumsuz çağrışımlar barındıran sözcükler (füze düştü, insanlar öldü, küfür, cinayet, milis, çatışma, düşmanlık, terör vb kelimeler hatta nedense israil kelimesi geçen tweetler) olan tweetlerin gösterim oranını düşürüyor. Sosyal ağlarda kullanılan genel geçer geliştirici tercihlerinden biridir, buraya kadar olağandışı bir sorun yok.

Ancak geçenlerde olan şey sosyal ağların algı operasyonu kapsamında kullanılışına yeni bir örneği kör gözlere dahi gösterdi. TRT World Almanya muhabiri Fransa’da olup bitenler üzerine Türkçe bir tweet attı ve Twitter’ın çeviri özelliğini farklı dillerde kullandığında Fransa’daki eylemlerin Türkiye’de yapıldığına yönelik çeviriler aldı.

Çeviriler üzerinden Türkiye’ye karşı algı operasyonuna kalkışan Twitter, bu tweet’i silebilir de. Görselleri bağlantı vermeden yeniden yükledim:

Her Şey Mükemmel Olamaz

Fransız otomobillerinin tasarımları güzel ama çok arızalanır, Alman otomobilleri iyidir ama tasarımları kötü ve pahalıdır, Japon otomobilleri kolay bozulmaz ama bozulursa herkes tamir edemez…

Bu amalar uzar gider. Gelişmiş ülkeler, sanayi devleri nasıl oluyor da herkese hitap eden otomobiller yapamıyor? Aslında bu durum geçmişte daha belirgindi. İlk seri üretim otomobillerden günümüze, otomobiller farklı devrimler yaşadı. Üretici sayısı artınca rekabet farklı bir yola girdi. 70’li yıllara kadar üreticiler, tekerden motora kadar sık sık karşılaşılan önemli teknolojik sorunları çözmeyi başardı. Bu dönemde giriş cümlesinde bahsettiğim Alman, Fransız, Japon, Amerikan otomobillerinin eleştirilen yönleri, 2nc Dünya Savaşı’nda geometrik toleranslandırma kavramının ortaya çıkmasıyla uluslararası müşterek üretim yapabilmenin yolu açılınca, kalite sorunları uluslararası tedarikçiler (OEM) sayesinde kapatıldı. Neredeyse her marka iyi otomobiller üretebiliyordu artık. Fakat Sovyetler Birliği gibi kapalı ekonomiler, uluslararası otomobil tedarik ağından yararlanamayınca otomobil pazarından silinmeye başladı. Rekabet nedeniyle fiyat düşürme yarışı başlayınca tasarımlar daha mütevazi hale gelmeye başladı, otomobillerin ağırlıkları azaldı. 80’lerde ve 90’larda bu trend devam etti ta ki 2000’lere kadar. 90’lı ve 2000’li yılların şekilsiz, mütevazi, hafif, ucuz tasarımları demode oldu. İnsanlar artık tasarımı güzel otomobiller görmek istiyordu. VW Golf, Peugeot 206 gibi yeni tasarımlar bu furyanın gözdelerinden olmayı başarmış, satış rekorları kırarak rakiplerini sollamıştı. Ucuzluğun yarıştığı 90’larda Sovyetler’in dağılmasının da yardımıyla Rusya markası Lada inanılmaz satış başarısı yakalamıştı. Buna rağmen otomobillerde trend yeniden güzel tasarımlar ve konfora evrilince Rusya’nın Lada’sı, küresel tasarım anlayışı yerine Japon zevkini yansıtan Nissan, Amerikan zevkini yansıtan Pontiac, Cadillac gibi markalar iflas noktasına geldi. Bu paragrafta otomobillerin 100 yıllık gelişimini hızlıca özetledim. Kalite çukurları diyebileceğimiz eksik yönler, uluslararası tedarikçiler sayesinde kapatıldı. Bu sayede çok az sorunlu, kaliteli, maliyet etkin otomobiller üretmeyi başaran markalar satış patlaması yaşarken trendi takip edemeyen üreticiler oyun dışı kaldı. Şu an günümüz savunma endüstrisi için de buna benzer şeyler yaşandığını söyleyebiliriz. Aşağıda buna yönelik gözlemlerimi Türkiye’nin savunma sanayisini başka ülkelerle kıyaslayarak anlattım.

CAATSA ambargosu yedik

Gelelim Türkiye’nin savunma sanayisine. Malum son yıllarda savunma sanayisinde gözle görülür ilerleme kaydettiğimiz için, farklı platformlar seri üretime geçtiği için savunma sanayisi üzerinden blogumda birçok örnekler veriyorum, bu yazı için yine vereceğim. Sivil ve askeri sanayii bambaşka şeyler diyebilirsiniz. Ancak müşteri talebi ve satış başarısı gibi parametreler doğrudan sahanın ihtiyacı olan yeni çatışma konseptleri ile ilgili olduğundan dolayı savunma sektörü için de yol gösterici olacaktır. SSB Başkanı İsmail Demir’in bir sözü çok hoşuma gitmişti; Türkiye her türlü silah sistemini üretecek ve üretilen her şey de dünyanın en iyisi olacak diye bir iddiamız yok minvalinde birkaç röportajda tekrarlanmış bir söz.

Benim beynimi işgal eden düşünce şu; her şey büyük bir ciddiyetle ele alınmasına rağmen niçin bazı altsistemler güzel olurken bazı altsistemler kaçınılmaz olarak kötü oluyor? Türkiye her silah platformunu kendi yapacak ve bunların hepsi dünyanın en iyisi olacak deseler bunun zorluğu bir kenara; mümkün olsa dahi ne kadar sürdürülebilir? Bu hususu analiz edebilirsek üstün sistemler geliştirip üretme konusunda inanılmaz bir sıçrama kaçınılmaz olur.

Bugünlerde Türkiye gündemi, Kanada’nın Karabağ Savaşı nedeniyle Türk SİHA’larına tedarik ettiği motor ve kamera gibi altsistemlerin ihracını durdurması. Doğal olarak Bayraktar TB2’nin yerlilik oranının ne olduğu, hangi altsistemlerin ithal edildiği konuşulmaya başlandı. Üretici şirket TB2 için %93 yerlilik oranı iddia etmesine rağmen Karabağ’da bir TB2 siha (silahlı insansız hava aracı) düşürülüp içindeki parçaların hangi marka ve ülkeye ait olduğu ayyuka çıkınca yerlilik oranının neye göre hesaplandığı da sorgulanmaya başladı. Ben buna yönelik bir yazıyı yıllar önce kaleme aldığım için merak ettiğim şey başkaydı; neden bazı sistemlerin kaliteyi yakalaması zor, neden sistemlerin tamamı kaliteli olamıyor? Böyle olunca doğal olarak kaliteli olmayan parçalar ithal ürünlerle ikame ediliyor. İthal ürün ise kalite çukurlarını kapatırken dışa bağımlılık yarattığı için ambargolara kapı aralıyor, dolayısıyla üretimin durması riski doğuyor. Yani o bile kendi içinde bir avantaj ve dezavantaj ile geliyor.

İş silah sistemlerinin üretimi olduğu için, ülkenin güvenliği meselesi olduğu için her ülke anlaşılır şekilde mümkün mertebe dışa bağımlılık istemiyor. Ülkenin güvenliği dışarıdan gelecek parçalara emanet olmamalı ancak silahın da modern muadillerinin seviyesine yakın kalitede olması gerekiyor. Bu ikilem bizim gibi ülkeler için tam bir karmaşaya dönüşebiliyor. Hem güvenlik ihtiyaçları için çeşitli silahlara ihtiyacınız var, hem mühendislik kabiliyetleriniz yetmiyor, hem de ambargolarla uğraşmak zorundasınız. Bu ikilemi yerli ve kaliteli ürünler ile aşabilirsiniz ancak on yıllardır dünya çapında ürün arz eden üreticileri fiyat-performans açısından geçmek veya en azından denk ürünler çıkartabilmek kısa zamanda mümkün değil. Yılların tecrübesi ve bilgi birikimi var, adamlar tedarik zincirini ve üretim altyapısını uzun zamandır kurmuş, düşünün nasıl geçebiliriz?

Türkiye için sorun ambargo yeyip platformu üretememek olduğu için Bayraktar TB2’yi ben geliştirsem hangi mantıkla ilerlerdim diye düşünürken kendimce bir cevap buldum. İlk olarak ambargo nedir bunu anlayalım. Ambargonun doğasına bakıldığında amacı platformun üretimini durdurmak veya geciktirmektir. Yani muadil parçayı başka bir ülkeden tedarik edebilecek durumdaysanız o zaman ambargo koymak saçma olacağı için ambargo ile tehdit edilmezsiniz. Orada yeni bir sorun olarak; alternatif ürün bulunabilirken muadil ürün bulunamazsa o zaman yine ambargo ile tehdit edilebilirsiniz. İngiltere’den gelen, sınıfında dünyanın en iyisi olan bir altsistemi Çin’den de tedarik edebiliyorsanız ancak bu ürün gerçekten düşük kaliteli ise yine üzülebilirsiniz, hele de kritik sistemler söz konusu olduğunda.

Tüm bunları bir araya getirdiğimde şöyle bir geliştirmeyi tercih ederdim; Bayraktar TB2’yi tüm altsistemleri ile birlikte yerli olarak geliştirirdim. Bazı sistemler kaçınılmaz olarak düşük kaliteli olduğunda onları ithal ürünlerle ikame ederdim ancak o altsistemleri ambargo olasılığına karşı kenarda geliştirmeye devam ederdim; bu şekilde ambargoların üretimi aksatması söz konusu olamaz, sadece kalite düşüşüne neden olurdu. Bu çözüm birçok makine için kullanılabilir.

Meseleyi 2 şekilde sınıflandırabileceğimi fark ettim;

  1. İhtiyaç duyulan tüm silah platformlarını yapıp hepsinin dünyanın en iyi olması dikey zorluk,
  2. bunlardan herhangi bir platformun (örneğin Bayraktar TB2’nin) bünyesinde bulunan altsistemlerin hepsini yapıp her birinin dünyanın en iyi olması yatay zorluktur.

Amerika Birleşik Devletleri’nin birçok alanda ve mühendislikte “odaklanma” diye bir kavrama sımsıkı yapıştığını görmüşsünüzdür. Savunma sanayisinde her türlü sistemi geliştiren bir ülke olmasına rağmen odaklandığı kısımlar uçaklar, hava-füze savunma sistemleri ve elektronik harptir. ABD tank, zırhlı araç, savaş gemisi, denizaltılar da üretir ancak örnek olarak Abrams tankına veya Humwee zırhlı araçlarına baktığımızda dünyanın en iyisi olduğunu söyleyemeyiz ki zaten böyle bir kaygı da gütmemektedirler. Dediğim gibi odaklandıkları, önem verdikleri alanlar vardır. En iyi tankı yapmak için yarışmazlar. Türkiye savunma sanayisinde her şeyi yapmak ve her şeyi dünyanın en iyisi olacak şekilde yapmak kompleksine kapılırsak hüsrana uğramamız kaçınılmaz olacaktır. Nazi döneminde ortaya çıkan inanılmaz sayıda silah çeşitliliği, gerçekten etkili birkaç silah sistemi karşısında (Ak-47 tüfeği, T-34 tankı gibi) savaş alanında başarısızlık getirmiştir.

_ _ _

Kaliteli Ürünler İçin Uluslararası İşbirliği

ABD’nin NATO müttefik bloğu var. Tedariklerinin çoğunu oralardan yapıyor. İngiltere’nin 54 ülkeli İngiliz Milletler Topluluğu var. Almanya’nın AB’si var. Bizim Türk ülkeleri ve Ukrayna Pakistan gibi ülkelerle savunma sanayii özelinde tedarik ağı geliştirmeye ihtiyacımız var.

Bir örnek olarak ABD’nin hava savunma çalışmalarına baktığımızda ülke içinde farklı kurumlar (üniversiteler, düşünce kuruluşları, savunma sanayii endüstrisi) yılda 60 milyar dolarlık büyük bir harcamanın içinde Amerika’nın hava sahasını korumak ve yeni önlemler için çalışıyor. Buna rağmen ABD, Norveç ile NASAMS, Almanya ile MEADS, birçok NATO ülkesiyle Stinger ve Patriot, İsrail ile Iron Dome için birlikte çalışıyor.

Yazının başında belirttiğim bir husus vardı. Bir ülke her savunma ürününü kendisi yapacak ve yaptığı her şey dünyadaki en iyisi olacak diye bir şey imkansız. Türkiye, Gürcistan ile kıyaslanamayacak kadar büyük sanayisi olan bir ülke ancak altsistemler bazında Gürcistan’ın Türkiye’den daha iyi ürünler çıkarttığını görürsem bu beni şaşırtmaz. Osmanlı’da Almanya’nın geliştirdiği toplar lisans altında üretilmesine rağmen bu makineler Türkler’in elinde bir icat veya inovasyona yol açmıştır. Dünyanın ilk seri atışlı topu Tophane’de ortaya çıkmıştır. Almanya’nın oldukça gelişmiş bir topu, sanayileşmemiş kabul edilen Osmanlı’da devrimsel bir inovasyonla buluşabilmiştir.

_ _ _

Hayatın İçinden Buna Benzer Şeyler

İrade sahibi insanlar olarak sürekli karar verme durumunda kalırız. Gün içinde belki 50 kez karar verdiğimiz olur. Sonuç istediğimiz gibi olduğunda doğru karar, istemediğimiz gibi olduğunda yanlış karar deriz. Şahsım, doğru kararlar verme motivasyonuyla bugüne kadar çok yanlış karar vermiştir. Daima iyiyi, güzeli, mantıklı ve doğru olanı tercih etme odağıyla hareket ederken bile elde ettiğimiz kötü sonuçların sayısı hiç az değildir. Atalarımızın dediği gibi bin bilsen de bir bilene danış.

Neşeli bir insan hayal edin ama gerçekten neşe saçan biri olsun. Neden her gün neşeli olması mümkün değildir?

İnsanlar gibi sürekli günaha düşmeyen peygamberlerin bile hataya düştüklerini okumuşuzdur.

İşte bu süreksizlik durumu anladığım kadarıyla varoluşsal bir kanun.