Yerli Otomobilimizi Gördüm :)

Geçenlerde bir park yerinde sıralanmış araçlar içinde son model Honda Civic dikkatimi çekti. Civic’in yeni kasasını daha önce de görmüştüm ancak bu sefer başka bir dikkatimi çekti. Tüm arabaların içinden seçiliyordu. İşte dedim bizim yerli otomobilimiz de böyle mükemmel bir tasarıma sahip olmalı, hatta bu mu acaba bizim yerli otomobilimiz diye bir seraba tutuldum nedense.

Yerli otomobilimizin hayata geçirilmesine dair bütün haberleri okuyor ve devletin bu yönde politikasını anlamaya çalışıyorum. İnce eleyip sık dokuyor devlet, belki de otomobil üretmek için bu son şansımız düşüncesiyle. İşte bundan dolayı yerli otomobil konusundaki her adımın deneysel bir çalışma kadar hassas atıldığını fark edebiliyorum. CEO’sundan, üretileceği şehre, hangi modellerle üretime başlanacağından, tasarım ekibinin oluşturulmasına, belli periyotlarla gündemde tutulacak haberler yapılmasına kadar birçok şey bu iş başarılı olsun diye özenle seçiliyor.

Tasarım konusunda da halkın beğenisini kazanacak, sanki on yıllardır insan beynine aşina olmuş bir tasarımla işe girişilmeli diye düşündüğüm için, Honda Civic’in önceki karoserine göre inanılmaz değişimi beni park yerinde şaşkınlığa uğrattı. Acaba yerli otomobilin halka aşina gelecek tasarım çalışmalarından biri yapılıp Honda’ya verildi ve bununla birlikte Civic’teki radikal tasarım değişikliğine son kullanıcının vereceği tepkinin Civic’in tüm tasarım masraflarını Türkiye’nin üstlenmesi karşılığında geribildirim ve satış rakamlarıyla derlenip toplanıp bizle de paylaşılmasına dair bir anlaşma mı yapıldı? Beynimin acabalar üretmesinin kaynağı buydu. Tüm bunlar dışarıdan bakan herkes için saçma gelebilir, aynı zamanda böyle bir şeyin gerçekleşmesi de imkansıza yakın. Ancak, dediğim gibi bir anlık seraptı…

 

Reklamlar

Kendimi Dengenin İçinde Buldum

Yeteneğin doğuştan gelen bir yatkınlık/genetik kodlanma olduğuna birçok insan gibi ben de inanıyorum. Yetenekli insanın yeteneği tembelliğe, yeteneksiz insanın yeteneksizliği çalışkan olmaya zorluyor ve ikisini de denk yapmaya götüren bir denge oluşmaya başlıyor. Herkes yetenek ve aynı zamanda çalışkanlığın bir arada olduğunu görmek ister ama bahsettiğimiz denge, bu ideal duruma erişmiş birini görmeyi engelliyor. Öyleyse ikisine sahip bir öğrenciyi nerde bulacağız? Odtü’deki öğrencilerle Saü’deki öğrenciler arasında bir denge olduğunu gözlemlemiştim. Saü’deyken çırpınan öğrencileri görür, gayretlerine imrenirdim. Daha sonra Odtü’de çalışmaya başlayınca Odtü’lü öğrencileri yakından izleme fırsatı yakaladım. Bu sefer de onlardaki Odtülü olmanın dayanılmaz hafifliğini görünce şaşırdım. Odtülü kolay iş bulacağını biliyor ve kendini geliştirmek zorunda hissetmiyorken Saü’lü öğrenci kendini geliştirmek için daha fazla gayret ediyor, çırpınıyordu resmen. Onlar farketmiyor ama bu iki üniversitenin ürettiği öğrenciler piyasada böyle bir doğal denge içerisindeler. Şimdi de Saü’de okumak zorunda kalmış yetenekli bir öğrenci olmayı siz düşünün. Yeteneği icabı normalde tembelliğe meyilli Saü’deki yetenekli bir öğrencinin Saü’de olması onu kendini geliştirmeye zorluyor ve bunun sonucunda yetenekli ve çalışkan öğrenci ortaya çıkıyor.

Tüm bu dengelenmeye itilme hali, o vakitler anlayamama rağmen üniversite yıllarımda yaşadığım bunalımların nedenini de açıklıyor.

Ayrıca; iyi ki doğdum!

Yılanların Öcü

Kars’ın günümüzde virane haline gelmiş tarihi yerlerinde, sokaklarında, caddelerinde gezerken bu şehrin bir zamanlar nasıl Rus ve Ermeni işgaline girdiğini anlamakta zorlanırdım. Yine bir çarşı izninde, merkezdeki askeri kışlaların birinin karşısında belediyenin itfaiye binası olarak kullandığı büyük bir kapısı olan güzel bir mimariye sahip tarihi bir taş binanın önünden binaya bakarak geçerken bir şok yaşadım! Kapının üstünde ”1915” yazıyordu! Allah Allah dedim bu nasıl olur? O zamanlar fiilen latin alfabesine geçmiş vaziyette miydik yoksa diye düşündüm, çünkü Alfabe Devrimi resmi olarak 1928’de yapılmıştı bize öğretildiği gibi. Sonra dikkatimi topladım ve binanın Ermeni yapımı olduğunu doğal olarak onların latin rakamları kullanabileceğini fark ettim. Nedense bu bende uyanan merakı tatmin etmedi, bu düşünce aklımın bir köşesinde kaldı. Günlerce farklı zamanlarda bu konuyu düşündüm ve şu sonuca ulaştım: Alfabe Devrimi tarihin yazdığı gibi bir Ermeni kökenli Türkiye vatandaşı bilim adamımızın çalışma odasına çekilip bir iki haftada ortaya koyduğu bir çalışma olamazdı. Mantıklı düşününce bunun yıllar süren bir altyapısı olmalıydı. Latin alfabesi Türkçe’ye uygun değil efendim diyerek Arap alfabesinin de Türkçe’ye yeterince uygun olmadığını bilmeyenler, bir gecede cahil kaldık efendimciler gibi neyi savunduğunu bilmeyenler bir tarafa; dilimizin geleceğinin analizi yapılarak özenle seçildiği her halinden belli 29 harfin kusursuzluğu beni hep şaşırtmıştır. Belki de şu an kullandığımız alfabe 2.Abdülhamit’in Alfabe Devrimi’nden 66 yıl önce yürürlüğe sokmaya çalıştığı alfabedir, belki de Alfabe Devrimi bir Osmanlı projesidir. Bunları bilmiyoruz, konumuz da değil fakat yaşadığım bu olay bana dağın arkasını görebilmeyi öğretti.

Kars, 1878-1918 yılları arasında 40 yıl Rus ve Ermeni işgalinde kalmıştı. Buna rağmen günümüzde şehirde ne Rus ne Ermeni nüfus vardı (şimdi birileri çıkıp birkaç farklı etnik aileyi örnek vermesin o kadar olacak tabiki). Üstüne üstlük Rus etkisinin hissedilmeye başlayacağı yerler en az 300 km uzaklıktaydı. Bir de bunun üstüne Kafkasya’daki efsane komutanlarımızın zamanın binbir zorluğuna rağmen kazandıkları savaşların da Kafkasya’da en etkili askeri gücün kimde olduğunu göstermesi tarihi anlamamı iyice zorlaştırıyordu. Kars’taki muharebelerde Osmanlı Ordusu kendisinden kat kat fazla askere ve askeri teçhizata sahip Rus Ordusu ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynamıştı. Buna rağmen Osmanlı Ordusu’nun sürekli çekildiğini görüyoruz ve bu trend Erzurum’un da Rus işgaline girmesine kadar uzanır (Erzurum, 1828-1829, 1877-1878 ve 1916-1918’de olmak üzere üç defa Rus istilâsına uğramıştır. İlk işgal, Rusların milli şairi Puşkin’in “Erzurum Yolculuğu” kitabına da konu olmuştur. 93 Harbi de denen 1877-1878’deki savaşlarda, Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın Rusları doğuda birkaç defa bozguna uğratmasına rağmen, takviye alabilmeleri nedeniyle netice Rusların lehine gelişmiştir. Aralık 1914-Ocak 1915 Sarıkamış hezimeti de Rusların yolunu açmıştı. 16 Şubat 1916’da başlayan son işgalde, Türk Ordusu 15’inci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa Erzurum’da girdiği muharebe sonucunda galip geldi ve Erzurum’u işgalden kurtardı.).

Bilinçaltımda yeni kazandığım dağın arkasını görme yetisi ve okuduğum Kafkasya’daki Türk-Rus muharebeleri sonucu bir çıkarım daha yaptım. Osmanlı bu topraklarda savunmaya minimum asker sayısıyla katılmış, her savaş sonunda kasıtlı olarak biraz daha çekilmiş ve sonuç olarak belli bir politika gereği Ruslara bu toprakları bırakmıştır. Maymun iştahlı Ruslar tabiki burayı bir Rus toprağına benzetmek için ellerinden geleni yapmıştır. Bomboş vaziyetteki Kars şehrine (biraz da Ardahan ve Erzurum’a) işgalden sonra demiryolları ve bugünün otoyollarına denk karayolları yapılmış, Kars adeta Avrupa mimarisiyle inşa edilmiş planlı bir şehir olmuştu. 40 yıl boyunca yeni bir şehir kurmak için ne kadar yatırım gerekiyorsa o kadar yatırım yapılmıştır. Komik olan şudur: Osmanlı önce geri kalmış topraklarını vermiş, daha sonra ihya edilmiş olarak 40 yıl sonra gelip almıştır. Yani Rus ve Ermeni açgözlülüğü, Osmanlı siyasetinin oyuncağı olmuştur.

Rusların yaşadığı bu kullanılıp atılmışlık hissi zamanla çok büyük bir kine dönüşmeliydi ki öyle de oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istemeleri, bu da yetmezmiş gibi Boğazlar’da askeri üs isteyip Boğazlar’ı beraber yönetelim diyecek kadar kibirle dönmeleri, Kırım’a atom bombası yerleştirip Türkiye’yi nükleer silahlarla tehdit etmeleri gibi olaylar zincirlerini en güzel bu şekilde açıklayabileceğimizi düşünüyorum.

 

Bu yazı Güç Yoğunluğu başlığı altında devam edecek…

 

Milli Savunma Sanayimiz ve Tersine Mühendislik

Teknoloji transferinde bu kadar çok ülkeyle işbirliği yapmışken, bir de işin tersine mühendislik boyutundan bahsetmek faydalı olacaktır, teknoloji transferi yapamadığımız ileri teknoloji ürünlerde bu da geriden gelen bir ülke için güzel bir ilerleme yolu. Tersine mühendislik yasal olmayan bir yol olduğu için, teknoloji transferinin illegal yöntemi olarak değerlendiriyorum. Nitekim o kadar çok ülkeden teknoloji transferi yaptık ki, bugün gelinen noktada Türkiye’nin niyetinin ülkeler tarafından anlaşıldığını, bu konuda ilerlemenin zorlaştığını düşünüyorum çünkü 20 yıl öncesinde teknoloji transferini kabul eden ülkeler Türkiye’nin bu kadar savunma teknolojisi kazanacak hale geleceğini tahmin etseler belki de razı olmazlardı. Eğer bu çıkarımım doğruysa yani teknoloji transferi yapamaz hale gelmişsek, bundan sonra Türkiye’nin milli savunma sanayi çalışmalarında ilerlemesinde tersine mühendisliği sık sık duyar hale geleceğiz demektir. Bu yazıyı tersine mühendislik ile ilgili gördüğüm gelişmeler boyunca güncelleyeceğim.

Javelin füzesi: Türkiye’nin OMTAS ve UMTAS ATGM füzelerini yerli olarak geliştirmesine rağmen Amerika’dan FGM-148 Javelin füzesi alıyor, sizce de ilginç değil mi? Bu füzelerin operasyon kabiliyetleri incelenip elde edilen verilerle milli füzelerimizin kabiliyetleri geliştirilebilir, füzeler en ince ayrıntısına kadar mühendislik altyapısını araştırmak için alınmış da olabilir. Bunların dışında bu tür savunma ürünleri alındığında hukuki prosedürleri içeren dökümanlar, kullanım kitapçığı, varsa garanti koşulları, sunuş şekli, teslim süreleri, fiyat bilgisi de elde edilmiş oluyor.

Amerikan silahlı insansız hava araçları: Türkiye’de çok tartışılan, daha yeni yeni anlaşılan bir konudur Marshall yardımlarıyla Türkiye’ye hibe edilen ABD silahlarının aslında milli savunma sanayimizi ortadan kaldırdığı. Son yıllarda geldiğimiz noktada ise ABD, Türkiye’nin satın almak istediği silah sistemlerini artık parayla bile satmıyor. Galiba Marshall yardımlarının panzehiri bulundu! ABD, belki de tersine mühendislik yapılacak korkusuyla silahlı insansız hava araçlarını Türkiye’ye ihraç etmek istemedi. Türkiye de ilginç bir şekilde 3 yerli şirket (TAI, Baykar Makina, Vestel Savunma)  yerli ihalar üzerine çalıştığı ve ürün çıkarttığı halde inatla 2016 yılı ortalarına kadar ABD’den silahlı iha talep etmeye devam etti. Dünyanın gelişmiş iha/siha sistemlerini detaylı inceleyip elde edilecek verileri ANKA gibi yerli ihaları geliştirmekte kullanabilirdik.

Aselpod: Açık kaynaklarda tersine mühendislikle geliştirildiği iddia ediliyor.

 

 

Duygu Kriterleri

Bu teorinin temeli üç önermeye dayanıyor. Birincisi; gelişmeye açık doğru bir önermede yararı olan her şeyin zararı olması gerekir. Her şeyi tersiyle düşünmemiz gerekir, her şey tersinirdir. Hiç bir olumsuz tarafı olmayan bir şey tıpkı hiç olumlu tarafı olmayan bir şey gibi olacaktır. İkincisi ise tercihler meselesi ve 2 seçenek ortaya çıkıyor; 1) İlk başta kısa vadeli büyük avantajı tercih etmek ve bunun sonucu olarak ardından mutlaka gelen uzun vadeli dezavantajla karşı karşıya kalmak, tüm sürece bakıldığında ise büyük dezavantaj elde etmek, 2) ilk başta kısa vadeli büyük dezavantajı tercih etmek ve bunun sonucu olarak ardından mutlaka gelen uzun vadeli avantajı elde etmek, tüm sürece bakıldığında ise büyük avantaj elde etmek. Üçüncüsü; olumsuzlukların kabul edilebilir olması.

Birinci Önermeye Örnekler:

Teknoloji gizliliği gerçekten şirketin yararına mı zararına mı? Bana göre geriye götürme ihtimali olmayan hiçbir şey ileri götüremez. Mesela elektronik savaş kabiliyetleriyle donatılmış bir savaş uçağı, hava-hava muharebe kabiliyeti daha yüksek olan bir savaş uçağına üstün gelebilir, ancak başarılı bir büyük siber saldırının bu uçakların tamamını/önemli bir bölümünü etkisiz hale getirme ihtimali olacaktır. Yani yararı ve zararı içinde barındıran her gelişim doğru temeldedir. Her şeyi tersiyle düşünmeliyiz. Teknoloji gizliliği ilk başta şirketin teknolojilerini korumasına neden olabilir ancak uzun dönemdeki gerçek etkilerini analiz etmek lazım. Bu tür tutucu tavırların (patentler dahil) insanoğlunun gelişimine mani olduğunu düşünüyorum.

Farz edelim Türkiye’nin her yerini kapsayacak bir otoyol ağı projesi üzerinde SWOT analizi yapılsın. Otoyol ağı bir işgal girişiminde düşmana hızlı intikal avantajı sağlayabilme ihtimali varken günlük yaşamı hızlandırması lojistik avantajları zaman tasarrufu para ve sağlık kazanımları sağlayacak uzun dönemli yararları olan bir uygulama olur. aynı zamanda ordumuzun da ülke içinde hızlı intikalini sağlayacaktır. Yani genel anlamda en çok intikal avantajı bizim olacaktır ama farazi düşman devletin de intikal avantajı kazanmasına neden olacağı için olumlu ve olumsuz tarafı bir arada olduğu için bu tarz projeler doğru projelerdir. İlk inşa maliyeti ise kısa dönemde maliyet yükü sağlayacak ancak otoyolun ömrü boyunca faydalı olacaktır.

Serbestlik burda da devreye giriyor. Bir ülke hiçbir savaşa girmeyeceğini bunun ülkeyi olumsuz etkileyeceğini düşünüp politika haline getirirse ileriye gitmenin önünü kestiği için toplam zararın içine girmiştir. Mesela bir başka serbestlik konusu; devlet Çin’den gelen mallara stopaj vergisi koysun, Çin’den gelen ayakkabıya koyulan vergiyle Fransa’dan gelen ayakkabının fiyatı denkleştiği için toplum Fransa’dan ayakkabı ithal etsin, toplamda cari açığa yararı olmayacaktır. Tam serbest piyasa en doğru yoldur. İnsan, para, emtia, eğitim vs her şeyin serbest olduğu ülkeler tutucu ülkelerden daha iyi gelişecektir. Ülke içi üretimi dışarıdan gelen mallar etkilesin, bu olumsuz sonuç aslında o ülkeyi üretim kalitesi, markalaşma, rekabet edilemeyen alanlardan çıkılma, rekabet edilebilen alanlarda uzmanlaşma, katma değeri yüksek ürün aralıklarında üretim yapmaya sevk edecektir.

Devlet teşvikleri bazen beklenen ilgiyi göstermiyor. Çünkü devlet öyle bir yasa çıkarıyor ki o yasa devlete sadece fayda sağlasın diye düşünülmüş, hiçbir olumsuz bir tarafı yok, devletin para, zaman, egemenliğine hiçbir zararı yok; bu tür yasalar başarılı dahi olamıyor. Mesela Osmanlı Devleti’nde para bulunamayan dev projelerde ülke egemenliğinden taviz verilerek, ülke yeraltı zenginlikleri (Hicaz Demiryolu projesindeki gibi) peşkeş çekilerek yapılmıştır. Günümüzde de Türkiye üzerinden geçen petrol ve boru hattı projelerinde para vermeden inşa ettirilip başka ülkelerin tehdit gördüğünde ordu bile sokmasına izin veriliyor, 3-5 milyar dolarlık yatırımlar için.

Devlet ihracatını artırmak istiyor ancak cari açık vermek istemiyor. Bu da ekonomik tutuculuk nedeniyle devlet 3 milyar dolar ihracat 2.9 milyar dolar ithalat yapıyor, oysa ihracat yapmak için ithalatın da olacağına razı olunsa 200 milyar dolar ihracat 250 milyar dolar ithalat yapmasıyla sonuçlanabilir. Cari açığın zararı bir yana bu büyüklükte ticaret hacminin ekonomiye katkısı da düşünülmeli.

Sigorta, bireysel emeklilik, kendini garantiye almak, aşırı derecede silahlanmak, riskten kaçmak, tehditlerle yaşamayı öğrenmek yerine onları tamamen yok etmek, bölünmekten korkup geliştirecek sistemlerden de maruz kalmak (eyalet sistemi gibi).

2 milyon nüfuslu bir ülkeyle 40 milyon nüfuslu bir ülkenin düşmanca rekabeti yeterince zaman harcanmadan önce şöyle sonuçlanır; 40 milyon nüfuslu ülke 2 milyon nüfuslu ülkeyi yutar. Yeterince mücadele zamanından sonra öyle bir denge oluşur ki 2 milyon nüfuslu ülke 40 milyonluk ülkeyle baş edebilir. 2 milyon nüfuslu ülke üstüne gelen fazla basınç sayesinde bir takım melekeler kazanır çünkü düşmanı 40’dır. Eğer bir şekilde 40 milyon nüfuslu ülke 2 milyon nüfuslu ülkeyi ortadan kaldırırsa düşmansız kalıp o rehavetle aciz ve güçsüz bir devlete dönüşür. Çünkü düşmanı 0’dır kendi gücü de 0’a yaklaşır. Tüm bunlar mutlak hakimiyetin insanlar arasında sağlanamayacağını gösterir. Sadece nüfus yarışıyla değil, teknoloji ve para gücü de işin içine katılabilir. Örneğin Sovyet-Afgan mücadelesi. örneğin insansız hava araçlarıyla mücadele eden grupların dengesi.

Verimlilik ilişkisini açıklarken optimum sayıdan bahsetmiştim. Farzedelim Türk ordusu 1 milyon askere sahip olsa aşırı derece kalabalık ve zamanla hantal bir orduya dönüşecek, 100 bin olsa çok az sayıda asker ülkeyi korumaya yetmeyecek. 250 bin asker ihtiyaçları karşılamak için en optimum rakam olsa ama bu 1 milyondaki gibi kendimizi güvende hissetmememize neden olsa. İşte etkin bir ordu oluşturulurken olumsuzluklara da yaklaşıldığını gördüğümüze göre yöntem doğrudur diyebiliriz.

Rüyalarım… Ne zaman gerçekte yapmak istediğim bir şeyi rüyamda görsem, onu da içinde bulunmak istemeyeceğim bir durumla birlikte görebiliyorum.

Düşmanla büyümek. İki düşman devletin yan yana birlikte büyümesi. Fransa ile Almanya’nın, Türkiye ile İran’ın. Amerika’nın SSCB yıkılınca yeni düşman aramasının nedeni budur, düşman yoksa sen de yoksun.

İkinci Önermeye Örnekler:

Kısa sürede yarar sağlayan şeylerin uzun dönemde yıkıcı zararları olması, uzun dönemde yarar sağlayan şeyler için kısa vadede bazı olumsuzluklara katlanmak gerekmesi. Bir ülkeyi ne yıkar ve ne yükseltir diye düşünürken, tam da bu esnada İngiltere’de Brexit süreci başlamıştı ve ilginç bir şekilde ekonomi de canlanmıştı. Bu durumun analizini kendimce yapmaya çalışırken bir şeyi farkettim; bir ülkeyi yıkacak şeylerin listesi çıkarılıp tek tek uygulansa, o ülkenin, yıkıcı maddelerin çoğunun uygulanışı sırasında ilk başlarda hızla iyiye gittiği görülecektir, olumsuzluklar ise zamanla görünür hale gelecektir.

Ülkelerin teknolojiye karşı çekincelerini de ele alalım. Bu durum tarihte birçok ülkenin – Osmanlı Devleti dahil – içine düştüğü durumdur. Sovyetler Birliği gibi teknolojik iddialar taşıyan bir ülke sivil teknolojilerin gelişimini komünist rejim için tehdit görmüş ve genellikle askeri teknolojilere eğilmiştir, üstelik teknoloji devlet egemenliğindedir. Amerika da bunu kendi rejimi için tehdit görmesine rağmen sivil teknolojilerin gelişimi hep olmuştur. Sonuçta bir ülke interneti, sosyal ağları sivil kullanıma vermeyince başka bir ülke bunu yapıyor ve yapmayan ülkelerin halkları da bunu kullanır hale geliyor.

Dış ülkelerden para çekmeye çalışan bir ülke düşünelim, büyük miktarda sıcak para giriş ve çıkışının ülkeyi krize sokabileceğini biliyoruz. Dışarıdan gelen yatırımların ve sermayenin tehdit unsuru olarak kullanılma ihtimali olduğu için yani zarar verme ihtimali taşıdığı için bir o kadar da normal şartlarda yararları olacaktır. Burda önemli olan yararların zararlarından çok olmasıdır. Mesela merkez bankasının faizleri artırması kısa vadede çok yararlı olacak ama uzun vadede bu ülkenin zenginliklerini alıp götürecek genel anlamda çok daha zararlı olacaktır ki bu tür yöntemlerden uzak durulması gerektiğine inanıyorum.

Bir makine ne kadar kusursuz olursa olsun küçük bir yerde bütün kusursuzluğa denk bir kusur vardır. Bir helikopter ya da savaş uçağı tüm öldürücü kabiliyetlerine rağmen toplam öldürücülük kabiliyetine denk bir kusur vardır ki bu kusur onu altüst etmeye denktir. Bu zafiyet noktası belirlenebilir.

Bir şey daha aklıma takıldı; gerçeklerle yüzleşmek! Gerçeklerle yüzleşmek, doğruları konuşmak bazen ateşten gömlek giymek gibi hissettirir ve gerçekler acı olduğunda insanlar kabullenemez, işte bu durumun getirdiği ilk olumsuzluğa katlanamamak hataların telafisini sağlamaya da engel olduğu için yalanlarla yaşamak uzun dönemde çok daha olumsuz sonuçlar doğuruyor. Oysaki her bireyin, toplumun, kurum ve kuruluşların kısa süreli ilk acıya katlanarak gerçeklerle yüzleşmesi uzun vade kazanımları açısından en doğru seçenek olacaktır.

Yalan söyleyen insanlar ilginç bir şekilde yalana kanmaya da açık oluyor (1.önerme). Yalan söyleyen insan kendisini ilk tepkiden kurtarıyor ancak yalan eninde sonunda ortaya çıktığında insanların davranışlarının ona etkilerini hissedemeyebiliyor (2.önerme). Yalan söylemenin getirdiği olumsuzluklar genel anlamda değerlendirildiğinde kabullenilebilir değil (3.önerme).

Bir Kızılderili atasözü: “Kaybetmeyi ahlaksız bir teklife tercih et. İlkinin acısı bir an, diğerinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer.”

Üçüncü Önermeye Örnekler:

Demokrasi üzerine yaptığım tartışmalar esnasında farkettiğim bir husus; olumsuzlukların zamanın ruhuna uygun olması. Birinci önermede olumlu tarafın olumsuz taraflarla sunulması gerektiği üzerine kafa yormuşken, demokrasi tartışmalarında da demokrasinin bizim kültürümüzün bir parçası olmayışından gelen dışlama kompleksimle demokrasinin birkaç olumsuz yanıyla ne kadar gereksiz bir ayrıntı olduğundan bahseder dururdum. Demokrasilerde; insanların tercihleri gelişmiş kitle iletişim ve medya araçları yüzünden manipüle edilebiliyor, her şeyin farkında olan biriyle hiçbir şeyin farkında olmayan birinin oyu aynı sayılıyor, işin ehli kimse onun seçilmesi gerekirken halkın sevdiği insanlar seçiliyordu. Ancak tüm bu bariz çatlaklara rağmen batılı ülkelerin demokrasiyle birçok konuda at koşturduklarına şahit oluyoruz. Demek ki totaliler rejimler, monarşi, cumhuriyet, demokrasi gibi birçok yönetim sistemi ve olumsuz tarafları zamanın ruhuna uygundu ve bu yüzden kullanımı elverişliydi. Günümüzün dünya toplumları ise artık saraylarda kapalı kapılar ardında kararlar alan, kimseye hesap vermeyen hanedanlar tarafından yönetilmeyi kabul etmiyorlar, yöneten kişiyi seçmek ve devlet politikalarından haberdar olmak istiyorlar, tabiri uygunsa yönetime dahil olmak istiyorlar, kendi kendilerini yönetmek veya böyle olduğuna inanmak istiyorlar. Bu sebeplerle de daha ehil insanların ülkeyi yönetemeyecek olma ihtimalini, herkesin oyunun aynı sayılmasını, iradelerinin manipüle edilmesini de göze alabiliyorlar, yani demokrasinin olumsuz yönleri günümüzde halkların yönetimde söz sahibi olma isteği nedeniyle kabul edilebilir hale geldi. (Demokrasi kavramı Antik Yunan toplumunun icadı olmasına rağmen binlerce yıl kullanılması tercih edilebilir olmadı. Hatta onun doğduğu topraklar olan Yunanistan’da monarşinin ilga edilip cumhuriyetin ilan edilmesi tekrardan 1973 yılında oldu.)

Dünya Elektrik Üretimi

Türkiye ve tüm dünyanın elektrik üretimi aşağıdaki gibidir. Veriler TWh cinsindendir ve 2016 yılına aittir.

Tüm Dünya 24.660
OECD Ülkeleri 10.901
G7 7.817
BRICS 9.356
Avrupa Kıt’ası 3.831
Avrupa Birliği 3.242
Belçika 84
Çekya 83
Fransa 553
Almanya 653
İtalya 288
Hollanda 115
Polonya 165
Portekiz 61
Romanya 68
İspanya 275
İsveç 155
Birleşik Krallık 339
Norveç 150
Türkiye 274

Okumaya devam et

ROBOİK Yarışmasına Gönderdiğim Tasarım

Bu günlerde ülkemizde Afrin’de Zeytin Dalı Harekatı’na yerli insansız kara araçları sokulması konuşuluyorken ben de SSM’nin düzenlediği ROBOİK (2017) yarışmasına gönderdiğim tasarımı paylaşayım dedim. Ne de olsa kanatlı Nogay kurdundan ilham aldığım özgün tasarımımla gurur duyuyorum.

SSM’nin değerlendirme kriterleri şunlardı:

1. Yenilikçi Yaklaşım: Tasarımda yenilikçi bir yaklaşım ile araç konsepti yaratılması; özgün kullanım senaryolarının ve modülerlik konseptlerinin sunulması beklenmektedir.
2. İhtiyaçlara Cevap Verebilme: Tasarım gereksinimleri bölümünde yapılan tanım ve ihtiyaçların tümünün optimum düzeyde karşılanması beklenmektedir.
3. Üretim ve Uygulanabilirlik: Tasarımın, mevcut teknoloji ve üretim yöntemleriyle üretilebilir olması beklenmektedir.
4. Görsel Kriterler: Estetik açıdan tasarımcıdan beklenen, bütünlükçü bir görsel çözümleme içermesi ve form-fonksiyon uyumu sağlaması beklenmektedir.
5. Konsept Detaylandırma: Tasarıma ait kullanım senaryoları ve teknik detayların sistemin tümünde olmasa da kritik uygulama ve yenilikçi alanlarda ne derece detaylı kurgulandığı önemlidir. İşlevsel mekanik çözümlemeler, fonksiyonellik, nakliye, barındırma, bakım ve savunma konsept detayları vb. konular değerlendirmeleri doğrudan etkileyecek alanlardır.

Bunları göz önüne alarak benim sunduğum özgün tasarım ve detayları:

Tasarım; Adem Duygu

Tasarım; Adem Duygu

Bu projede hareket kabiliyeti çok yüksek otonom bir insansız kara aracı tasarlamayı amaçladım. Genel olarak bu tasarım, işlevsellik esaslıdır. Kara aracı olmasına rağmen suda ve havada gidebilecek bileşenler de ekleyerek hareket kabiliyetini en üst seviyeye çıkardım.

Karada ilerleme: Rocker-Bogie süspansiyon sistemi tercih edilerek en zor arazi ortamlarında yüksek hareket kabiliyeti sağlanması amaçlandı. Bu sayede amortisörden arındırılmış kolay üretilebilecek, her türlü arazide gidebilecek bir sistem tercih edilmiş oldu.


Suda ilerleme: Gövde altındaki iki adet su jeti ile suda hareket kabiliyetine sahiptir.

Havada ilerleme: Gerektiği zaman belli eşikleri aşması ve kestirmeleri kullanabilmesi için pervane-motorlarla uçabilme kabiliyetine sahiptir. Tüm bu özellikler bu konsept insansız kara aracını; karada, havada ve suda hareket kabiliyetine sahip dünyadaki yegane araç haline getiriyor.

Karada-havada-suda gitmesini sağlayan bileşenler elektrikle çalışacak ve bataryadan beslenecektir (bu sayede termal görünürlük de minimuma indirilmiş olacaktır).

Gövdeyi mümkün olan en yüksek hacmi kullanabilsin diye dikdörtgen prizmalardan değil küre geometrisi olarak ele almaya karar verdim. Gövde üstüne silah sistemi yerleştirileceği için yarım küre olmalıydı, üretim kolaylığı ve radar izi düşük olsun diye bunu konik bir yapıya indirgedim. Gövde üstünde ise silah sistemi ve öz savunma için aktif koruma sistemi bulunmaktadır.

Tasarım; Adem Duygu

Proje afişi

Yarışmada kaçıncı olduğuma gelince… İlk 20’ye giremedim. Dereceye giren projeleri incelemek isterseniz yarışmanın adresinde mevcut.