Milli Savunma Sanayimiz ve Tersine Mühendislik

Teknoloji transferinde bu kadar çok ülkeyle işbirliği yapmışken, bir de işin tersine mühendislik boyutundan bahsetmek faydalı olacaktır, teknoloji transferi yapamadığımız ileri teknoloji ürünlerde bu da geriden gelen bir ülke için güzel bir ilerleme yolu. Tersine mühendislik yasal olmayan bir yol olduğu için, teknoloji transferinin illegal yöntemi olarak değerlendiriyorum. Nitekim o kadar çok ülkeden teknoloji transferi yaptık ki, bugün gelinen noktada Türkiye’nin niyetinin ülkeler tarafından anlaşıldığını, bu konuda ilerlemenin zorlaştığını düşünüyorum çünkü 20 yıl öncesinde teknoloji transferini kabul eden ülkeler Türkiye’nin bu kadar savunma teknolojisi kazanacak hale geleceğini tahmin etseler belki de razı olmazlardı. Eğer bu çıkarımım doğruysa yani teknoloji transferi yapamaz hale gelmişsek, bundan sonra Türkiye’nin milli savunma sanayi çalışmalarında ilerlemesinde tersine mühendisliği sık sık duyar hale geleceğiz demektir. Bu yazıyı tersine mühendislik ile ilgili gördüğüm gelişmeler boyunca güncelleyeceğim.

Javelin füzesi: Türkiye’nin OMTAS ve UMTAS ATGM füzelerini yerli olarak geliştirmesine rağmen Amerika’dan FGM-148 Javelin füzesi alıyor, sizce de ilginç değil mi? Bu füzelerin operasyon kabiliyetleri milli füzelerimize kabiliyet kazandırmak için alınıyor olabilir, füzeler en ince ayrıntısına kadar sökülüp mühendislik altyapısını araştırmak için alınmış da olabilir.

Amerikan silahlı insansız hava araçları: Türkiye’de çok tartışılan, daha yeni yeni anlaşılan bir konudur Marshall yardımlarıyla Türkiye’ye hibe edilen ABD silahlarının aslında milli savunma sanayimizi ortadan kaldırdığı. Son yıllarda geldiğimiz noktada ise ABD, Türkiye’nin satın almak istediği silah sistemlerini artık parayla bile satmıyor. Galiba Marshall yardımlarının panzehiri bulundu! ABD, belki de tersine mühendislik yapılacak korkusuyla silahlı insansız hava araçlarını Türkiye’ye ihraç etmek istemedi. Türkiye de ilginç bir şekilde 3 yerli şirket (TAI, Baykar Makina, Vestel Savunma)  yerli ihalar üzerine çalıştığı ve ürün çıkarttığı halde inatla 2016 yılı ortalarına kadar ABD’den silahlı iha talep etmeye devam etti. Dünyanın gelişmiş iha/siha sistemlerini detaylı inceleyip elde edilecek verilerle ANKA gibi yerli ihaları geliştirmekte kullanabilirdik.

Aselpod: Açık kaynaklarda tersine mühendislikle geliştirildiği iddia ediliyor.

 

 

Reklamlar

Tersinirlik Teorisi

Gelişmeye açık doğru bir önermede yararı olan her şeyin zararı olması gerekir. Her şeyi tersiyle düşünmemiz gerekir, her şey tersinirdir.

Kısa sürede yarar sağlayan şeylerin uzun dönemde yıkıcı zararları olması, uzun dönemde yarar sağlayan şeyler için kısa vadede bazı olumsuzluklara katlanmak gerekmesi. Bir ülkeyi ne yıkar ve ne yükseltir diye düşünürken, tam da bu esnada İngiltere’de Brexit süreci başlamıştı ve ilginç bir şekilde ekonomi de canlanmıştı. Bu durumun analizini kendimce yapmaya çalışırken bir şeyi farkettim; bir ülkeyi yıkacak şeylerin listesi çıkarılıp tek tek uygulansa, o ülkenin, yıkıcı maddelerin çoğunun uygulanışı sırasında ilk başlarda hızla iyiye gittiği görülecektir, olumsuzluklar ise zamanla görünür hale gelecektir.

Örneğin Türkiye’nin her yerini kapsayacak bir otoyol ağı projesi üzerinde SWOT analizi yapılsın. Otoyol ağı bir işgal girişiminde düşmana hızlı intikal avantajı sağlayabilme ihtimali varken günlük yaşamı hızlandırması lojistik avantajları zaman tasarrufu para ve sağlık kazanımları sağlayacak uzun dönemli yararları olan bir uygulama olur. aynı zamanda ordumuzun da ülke içinde hızlı intikalini sağlayacaktır. Yani genel anlamda en çok intikal avantajı bizim olacaktır ama farazi düşman devletin de intikal avantajı kazanmasına neden olacağı için olumlu ve olumsuz tarafı bir arada olduğu için bu tarz projeler doğru projelerdir. İlk inşa maliyeti ise kısa dönemde maliyet yükü sağlayacak ancak otoyolun ömrü boyunca faydalı olacaktır.

Teknoloji gizliliği gerçekten şirketin yararına mı zararına mı? Bana göre geriye götürme ihtimali olmayan hiçbir şey ileri götüremez. Mesela elektronik savaş kabiliyetleriyle donatılmış bir savaş uçağı, hava-hava muharebe kabiliyeti daha yüksek olan bir savaş uçağına üstün gelebilir, ancak başarılı bir büyük siber saldırının bu uçakların tamamını/önemli bir bölümünü etkisiz hale getirme ihtimali olacaktır. Yani yararı ve zararı içinde barındıran her gelişim doğru temeldedir. Her şeyi tersiyle düşünmeliyiz. Teknoloji gizliliği ilk başta şirketin teknolojilerini korumasına neden olabilir ancak uzun dönemdeki gerçek etkilerini analiz etmek lazım. Bu tür tutucu tavırların (patentler dahil) insanoğlunun gelişimine mani olduğunu düşünüyorum.

Teknoloji demişken, ülkelerin teknolojiye karşı çekincelerini de ele alalım. Bu durum tarihte birçok ülkenin – Osmanlı Devleti dahil – içine düştüğü durumdur. Sovyetler Birliği gibi teknolojik iddialar taşıyan bir ülke sivil teknolojilerin gelişimini komünist rejim için tehdit görmüş ve genellikle askeri teknolojilere eğilmiştir, üstelik teknoloji devlet egemenliğindedir. Amerika da bunu kendi rejimi için tehdit görmesine rağmen sivil teknolojilerin gelişimi hep olmuştur. Sonuçta bir ülke interneti, sosyal ağları sivil kullanıma vermeyince başka bir ülke bunu yapıyor ve yapmayan ülkelerin halkları da bunu kullanır hale geliyor.

Serbestlik burda da devreye giriyor. Bir ülke hiçbir savaşa girmeyeceğini bunun ülkeyi olumsuz etkileyeceğini düşünüp politika haline getirirse ileriye gitmenin önünü kestiği için toplam zararın içine girmiştir. Mesela bir başka serbestlik konusu; devlet Çin’den gelen mallara stopaj vergisi koysun, Çin’den gelen ayakkabıya koyulan vergiyle Fransa’dan gelen ayakkabının fiyatı denkleştiği için toplum Fransa’dan ayakkabı ithal etsin, toplamda cari açığa yararı olmayacaktır. Tam serbest piyasa en doğru yoldur. İnsan, para, emtia, eğitim vs her şeyin serbest olduğu ülkeler tutucu ülkelerden daha iyi gelişecektir. Ülke içi üretimi dışarıdan gelen mallar etkilesin, bu olumsuz sonuç aslında o ülkeyi üretim kalitesi, markalaşma, rekabet edilemeyen alanlardan çıkılma, rekabet edilebilen alanlarda uzmanlaşma, katma değeri yüksek ürün aralıklarında üretim yapmaya sevk edecektir.

Dış ülkelerden para çekmeye çalışan bir ülke düşünelim, büyük miktarda sıcak para giriş ve çıkışının ülkeyi krize sokabileceğini biliyoruz. Dışarıdan gelen yatırımların ve sermayenin tehdit unsuru olarak kullanılma ihtimali olduğu için yani zarar verme ihtimali taşıdığı için bir o kadar da normal şartlarda yararları olacaktır. Burda önemli olan yararların zararlarından çok olmasıdır. Mesela merkez bankasının faizleri artırması kısa vadede çok yararlı olacak ama uzun vadede bu ülkenin zenginliklerini alıp götürecek genel anlamda çok daha zararlı olacaktır ki bu tür yöntemlerden uzak durulması gerektiğine inanıyorum.

Devlet teşvikleri bazen beklenen ilgiyi göstermiyor. Çünkü devlet öyle bir yasa çıkarıyor ki o yasa devlete sadece fayda sağlasın diye düşünülmüş, hiçbir olumsuz bir tarafı yok, devletin para, zaman, egemenliğine hiçbir zararı yok; bu tür yasalar başarılı dahi olamıyor. Mesela Osmanlı Devleti’nde para bulunamayan dev projelerde ülke egemenliğinden taviz verilerek, ülke yeraltı zenginlikleri (Hicaz Demiryolu projesindeki gibi) peşkeş çekilerek yapılmıştır. Günümüzde de Türkiye üzerinden geçen petrol ve boru hattı projelerinde para vermeden inşa ettirilip başka ülkelerin tehdit gördüğünde ordu bile sokmasına izin veriliyor, 3-5 milyar dolarlık yatırımlar için.

Devlet ihracatını artırmak istiyor ancak cari açık vermek istemiyor. Bu da ekonomik tutuculuk nedeniyle devlet 3 milyar dolar ihracat 2.9 milyar dolar ithalat yapıyor, oysa ihracat yapmak için ithalatın da olacağına razı olunsa 200 milyar dolar ihracat 250 milyar dolar ithalat yapmasıyla sonuçlanabilir. Cari açığın zararı bir yana bu büyüklükte ticaret hacminin ekonomiye katkısı da düşünülmeli.

Sigorta, bireysel emeklilik, kendini garantiye almak, aşırı derecede silahlanmak, riskten kaçmak, tehditlerle yaşamayı öğrenmek yerine onları tamamen yok etmek, bölünmekten korkup geliştirecek sistemlerden de maruz kalmak (eyalet sistemi gibi).

2 milyon nüfuslu bir ülkeyle 40 milyon nüfuslu bir ülkenin düşmanca rekabeti yeterince zaman harcanmadan önce şöyle sonuçlanır; 40 milyon nüfuslu ülke 2 milyon nüfuslu ülkeyi yutar. Yeterince mücadele zamanından sonra öyle bir denge oluşur ki 2 milyon nüfuslu ülke 40 milyonluk ülkeyle baş edebilir. 2 milyon nüfuslu ülke üstüne gelen fazla basınç sayesinde bir takım melekeler kazanır çünkü düşmanı 40’dır. Eğer bir şekilde 40 milyon nüfuslu ülke 2 milyon nüfuslu ülkeyi ortadan kaldırırsa düşmansız kalıp o rehavetle aciz ve güçsüz bir devlete dönüşür. Çünkü düşmanı 0’dır kendi gücü de 0’a yaklaşır. Tüm bunlar mutlak hakimiyetin insanlar arasında sağlanamayacağını gösterir. Sadece nüfus yarışıyla değil, teknoloji ve para gücü de işin içine katılabilir. Örneğin Sovyet-Afgan mücadelesi. örneğin insansız hava araçlarıyla mücadele eden grupların dengesi.

Verimlilik ilişkisini açıklarken optimum sayıdan bahsetmiştim. Farzedelim Türk ordusu 1 milyon askere sahip olsa aşırı derece kalabalık ve zamanla hantal bir orduya dönüşecek, 100 bin olsa çok az sayıda asker ülkeyi korumaya yetmeyecek. 250 bin asker ihtiyaçları karşılamak için en optimum rakam olsa ama bu kendimizi güvende hissetmememize neden olsa 1 milyondaki gibi. İşte etkin bir ordu oluşturulurken olumsuzluklara da yaklaşıldığını gördüğümüze göre yöntem doğrudur diyebiliriz.

Bir makine ne kadar kusursuz olursa olsun küçük bir yerde bütün kusursuzluğa denk bir kusur vardır. Bir helikopter ya da savaş uçağı tüm öldürücü kabiliyetlerine rağmen toplam öldürücülük kabiliyetine denk bir kusur vardır ki bu kusur onu altüst etmeye denktir. Bu zafiyet noktası belirlenebilir.

Bir şey daha aklıma takıldı; gerçeklerle yüzleşmek! Gerçeklerle yüzleşmek, doğruları konuşmak bazen ateşten gömlek giymek gibi hissettirir ya, gerçekler acı olduğunda insanlar kabullenemiyor ya, işte bu durumun getirdiği ilk olumsuzluğa katlanamamak hataların telafisini sağlamaya da engel olduğu için yalanlarla yaşamak uzun dönemde çok daha olumsuz sonuçlar doğuruyor. Oysaki her bireyin, toplumun, kurum ve kuruluşların kısa süreli ilk acıya katlanarak gerçeklerle yüzleşmesi uzun vade kazanımları açısından en doğru seçenek olacaktır.

 

 

Dünya Elektrik Üretimi

Türkiye ve tüm dünyanın elektrik üretimi aşağıdaki gibidir. Veriler TWh cinsindendir ve 2016 yılına aittir.

Tüm Dünya 24.660
OECD Ülkeleri 10.901
G7 7.817
BRICS 9.356
Avrupa Kıt’ası 3.831
Avrupa Birliği 3.242
Belçika 84
Çekya 83
Fransa 553
Almanya 653
İtalya 288
Hollanda 115
Polonya 165
Portekiz 61
Romanya 68
İspanya 275
İsveç 155
Birleşik Krallık 339
Norveç 150
Türkiye 274

Okumaya devam et

ROBOİK Yarışmasına Gönderdiğim Tasarım

Bu günlerde ülkemizde Afrin’de Zeytin Dalı Harekatı’na yerli insansız kara araçları sokulması konuşuluyorken ben de SSM’nin düzenlediği ROBOİK yarışmasına gönderdiğim tasarımı paylaşayım dedim. Ne de olsa kanatlı Nogay kurdundan ilham aldığım özgün tasarımımla gurur duyuyorum.

SSM’nin değerlendirme kriterleri şunlardı:

1. Yenilikçi Yaklaşım: Tasarımda yenilikçi bir yaklaşım ile araç konsepti yaratılması; özgün kullanım senaryolarının ve modülerlik konseptlerinin sunulması beklenmektedir.
2. İhtiyaçlara Cevap Verebilme: Tasarım gereksinimleri bölümünde yapılan tanım ve ihtiyaçların tümünün optimum düzeyde karşılanması beklenmektedir.
3. Üretim ve Uygulanabilirlik: Tasarımın, mevcut teknoloji ve üretim yöntemleriyle üretilebilir olması beklenmektedir.
4. Görsel Kriterler: Estetik açıdan tasarımcıdan beklenen, bütünlükçü bir görsel çözümleme içermesi ve form-fonksiyon uyumu sağlaması beklenmektedir.
5. Konsept Detaylandırma: Tasarıma ait kullanım senaryoları ve teknik detayların sistemin tümünde olmasa da kritik uygulama ve yenilikçi alanlarda ne derece detaylı kurgulandığı önemlidir. İşlevsel mekanik çözümlemeler, fonksiyonellik, nakliye, barındırma, bakım ve savunma konsept detayları vb. konular değerlendirmeleri doğrudan etkileyecek alanlardır.

Bunları göz önüne alarak benim sunduğum özgün tasarım ve detayları:

Tasarım; Adem Duygu

Tasarım; Adem Duygu

Bu projede hareket kabiliyeti çok yüksek otonom bir insansız kara aracı tasarlamayı amaçladım. Genel olarak bu tasarım, işlevsellik esaslıdır. Kara aracı olmasına rağmen suda ve havada gidebilecek bileşenler de ekleyerek hareket kabiliyetini en üst seviyeye çıkardım.

Karada ilerleme: Rocker-Bogie süspansiyon sistemi tercih edilerek en zor arazi ortamlarında yüksek hareket kabiliyeti sağlanması amaçlandı. Bu sayede amortisörden arındırılmış kolay üretilebilecek, her türlü arazide gidebilecek bir sistem tercih edilmiş oldu.


Suda ilerleme: Gövde altındaki iki adet su jeti ile suda hareket kabiliyetine sahiptir.

Havada ilerleme: Gerektiği zaman belli eşikleri aşması ve kestirmeleri kullanabilmesi için pervane-motorlarla uçabilme kabiliyetine sahiptir. Tüm bu özellikler bu konsept insansız kara aracını; karada, havada ve suda hareket kabiliyetine sahip dünyadaki yegane araç haline getiriyor.

Karada-havada-suda gitmesini sağlayan bileşenler elektrikle çalışacak ve bataryadan beslenecektir (bu sayede termal görünürlük de minimuma indirilmiş olacaktır).

Gövdeyi mümkün olan en yüksek hacmi kullanabilsin diye dikdörtgen prizmalardan değil küre geometrisi olarak ele almaya karar verdim. Gövde üstüne silah sistemi yerleştirileceği için yarım küre olmalıydı, üretim kolaylığı ve radar izi düşük olsun diye bunu konik bir yapıya indirgedim. Gövde üstünde ise silah sistemi ve öz savunma için aktif koruma sistemi bulunmaktadır.

Tasarım; Adem Duygu

Proje afişi

Yarışmada kaçıncı olduğuma gelince… İlk 20’ye giremedim. Dereceye giren projeleri incelemek isterseniz yarışmanın adresinde mevcut.

Sosyalizme Götüren Yollar

Kanımca komünist bir ülke ütopyasına tutkuyla götüren 2 temel düşünce vardı: Sınırsız işgücü ve aracıların ortadan kaldırılmasıyla ucuz ürünlere ulaşılacağı düşüncesi.

1- Sınırsız işgücüne ulaşılacağı fikri nasıl doğmuş olabilir?

An itibariyle dünyanın tek projede en büyük şantiyesi İstanbul 3. Havalimanı, bu havalimanında doğrudan 30 bin çalışan istihdam ediliyor. Yani 30 bin kişilik çalışanla dünyanın en büyük havalimanını kurabiliyorsunuz ki bu havalimanının milli gelire %4,9 katkı yapacağı da hesaplanıyor. 30 bin kişiyi organize ederek ulaştığınız bu başarıyı baz alarak 30 milyondan fazla işgücü nüfusu olan Türkiye’nin mevcut işgücünü organize ederek neler başarabileceğini siz düşünün!

Sonuçta 30 binde böyleyse; 30 milyondan fazla işgücüyle yere göğe sığmayan, gezegenlere, yıldızlararası bölgelere ulaşan mekanik bir süper devlet çıkacağına olan kuvvetli inancın buna benzer bir mantıkla doğduğuna inanıyorum. Ancak uygulamaya geçildiğinde Çarlık Rusya’yı Sovyetler Birliğine dönüştüren Bolşevikler, o zamanki büyük nüfuslarıyla (Türkiye 1935 nüfusu 16 milyonken Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 1927 nüfusu 88 milyon, Nasyonal Sosyalist Nazi Almanya’sının nüfusu 90 milyondu) böyle bir ideoloji sayesinde dünyanın hakimi olabilecek süper bir devlet olacaklarına inanmalarına rağmen böyle bir şeyi göremediğimiz gibi, Çarlık Rusya’sı devam etseydi bugün Rusya’nın eli daha güçlü olacaktı varsayımları bile yapılmaktadır, yani ileriye götürmesi gereken sistem toplamda geriye götürmüştür.

2- Üretim araçlarına sahip olmuş, eklem yerlerindeki insanların, aracıların fiyatları manipüle ettiği, ekonomiye ve halkın alım gücüne zarar verdiği düşüncesi doğru mu?

İster Nazi Almanyası, ister Sovyet Rusya, ister Küba olsun… Bu insanlar komünist sisteme dünyadan izole olup geri kalmış bir devlet olmak istedikleri için değil, tam tersi daha da inkişaf edeceklerine yürekten inandıkları için girdiler. Zamanının önemli zengin ülkeleri olan bu ülkeler daha fazla zengin ve etkin bir ülke olmak istediler. Zenginlikleri, güçleri ve inkişaf arzuları sayesinde komünist sisteme geçen bu entelektüel toplumlar komünizm teorisinin öngördüğü değişiklikleri de yaptılar. Bunlardan biri de üretim araçlarının kamulaştırılmasıydı.

Bu konu her kesimden birçok insanın farkettiğini sandığı bir konu. Mesela Elon Musk’ın röportajlarında alt yüklenicilerin fazlalığından şikayetçi olduğunu fark etmiştim: ”SpaceX’in (sahibi ve) CEO’su olmamın yanı sıra şirketin başmühendisi ve baş tasarımcısıyım. Dolayısıyla başka birilerine para ödemem gerekmiyor.”

”Büyük uzay şirketlerinin bir sorunu, riske girmek konusundaki inanılmaz isteksizlikleridir. İkinci olarak, büyük uzay şirketlerinde her şeyi dışarıdan temin etme eğilimi var. Bu pek çok sektörde görülen bir eğilim ama uzay sektöründe tuhaf bir seviyeye ulaşmış durumda. İşleri taşeronlara veriyorlar, onlar da kendilerine verilen işleri taşeronlara veriyor ve bu böyle sürüp gidiyor. Metal kesimi ve atom şekillendirme gibi gerçekten faydalı işleri yapan biriyle karşılaşmak için 4-5 seviye aşağıya inmeniz gerekiyor. Kar odağı üzerindeki her seviye, beşinci güce ilave yük getiriyor.”

Elon Musk ilk paragrafta CEO, baş mühendis ve baş tasarımcıya niye para vereyim ki ben de mühendisim zaten diyor, ikinci paragrafta taşeronların fazlalığının üretim maliyetine yük olduğu inancını taşıyor. Bunun aslında böyle olmadığını anlamaya çalışalım.

Bazen insanlar arasında aracılara, toptancılara vs. inanılmaz bir gıcıklık olduğunu görüyorum. Onları ortadan kaldırmak gerçekten sorunu çözebilir mi? Belki ilk anlarda kısa süreli fayda sağlanır (stoklar tükenene kadar), onlar sistemin çarkları ve sistemin daha hızlı işlemesini sağlıyorlar. Ne yazık ki sistemin işlemesi için onlara ihtiyacımız var. Mesela komünist ülke deyince ekmek kuyruklarında saatlerce bekleyen insan kareleri akla gelir, çünkü aracılar ortadan kaldırılmıştır.

Birkaç sene öncesinde Türkiye’de Merkez Bankası’nın enflasyonun gıdadan kaynaklandığını açıklamasından sonra bir gıda fiyatları tartışması başlamıştı. Devlet ve birçok insan, aracılar yüzünden fiyatların yüksek olduğu sonucuna ulaşmıştı. Aracılar ortadan kalktığında yani çiftçinin ürettiği doğrudan markete ulaştığında gıda fiyatları 6 kat düşecek sananlar bile vardı! Ne var ki market zincirleri de bir aracıdır ve üreticinin ürünleri geniş tüketici ağına ulaştırması mümkün değildir. Şu anki işleyiş ideal olandır. Çünkü bu yorumu yapanlar çiftçinin maliyetini hesaplarken, lojistik maliyetleri ve son satış noktasının (marketin) maliyetlerini ihmal ediyor. Aracılar veya market ortadan kaldırılsa bu sefer hem çiftçi tekel oluyor (uygun fiyat baskısını yapacak kademe kalmıyor) hem de üretimin yanında lojistikle de ilgilenmesi gerekecek, iş dağılımı da ortadan kalkıyor.  (Bir motor düşünün, bu motor niye %42 verimle çalışıyor, çıkaralım sürtünme olan bileşenleri, gaz verelim %100 güç üretsin! Mantıklı görünmüyor.)

Aracıları ortadan kaldırma fikrinin de sizde, bende, herkeste bulunan minimum parayla maksimum işi yapma/yaptırma arzusundan kaynaklandığını düşünüyorum. Yani işler emtianın ve emeğin karşılığı tartışmasına geri döndü. Bu ise ürünün kalitesini tartışmaya açacaktır.

Sonuçta sosyalizme götüren yollarla onu tüketen nedenlerin aynı olduğunu görüyoruz; insanlara ne yapacağını dikte etmek ve bir mekanizmanın çarklarını ortadan kaldırmak. İnsanoğlunu geliştiren, ileriye götürmeye vesile kılan insanların mal sahibi olma hırslarıdır, bu duygu tamamen ortadan kaldırılmamalı ve tamamen serbest bırakılmamalı.

Türkiye Silahlanmalı Mı?

Makina dediğimiz şey, belirli hareketlerde kendi mekanik kuvvetleri vasıtasıyla belirli tesirler yapacak şekilde tertiplenmiş mukavim cisimler topluluğudur. Genelleştirilmiş bir ifadeyle insanların hayatını kolaylaştırmak için geliştirilmiş aletlerdir.

Bense hayatı kolaylaştıran kapı, fermuar, uçlu kalem gibi eşyaları bir kenara bırakarak makineleri ikiye ayırıyorum;

1- Çalıştığında para kazandıran makineler

2- Çalıştığında para kaybettiren makineler

Olaya bu açıdan bakınca çalıştığında para kazandıran makineler sivil üretim ve hizmet araçlarıdır. Bu sınıftaki makineler çalıştıkları süre boyunca (atıl kalma durumları ve ilk satın alma maliyetleri haricinde) para kazandırırlar. Ömürleri boyunca satın alma maliyetlerinin onlarca katını geri kazandırabilirler. Bir otobüs, uçak, torna tezgahı, işleme merkezi, taksi, metro aracı, endüstriyel robotlar vb. bu sınıfta.

Çalıştığında para kaybettiren makineler ile askeri makineleri kastediyorum. Askeri makineler veya savunma sistemleri, örneğin bir piyade tüfeği ömrü boyunca mühimmat harcayacak ve bakım masrafları vs. kullanıldığı süre boyunca para kaybettirecek kendini amorti bile etmekten uzak makinelerdir. Şu da var ki savunma sistemleri olmadan ülke zenginlikleri korunamaz; zenginliği muhafaza ettiği ve ülke çıkarlarını koruduğu için, sivil sektörün para kazanmasının devamlılığını sağladığı için dolaylı yoldan para kazandırırlar da diyebiliriz.

Ülke bütçesinin büyük bir bölümünü sivil alanlara yönlendirirsek Türkiye’nin büyüme oranına, istihdama, insanların refahına olumlu etkisi olur. Askeri harcamaları artırırsak bunlar olumsuz etkilenecektir ve kısaca askeri harcamalar ekonomiye zarar verir. Bu yüzden askeri harcamaları artırmamız gerektiğini düşünmüyorum hatta mümkün mertebe düşürülmesi taraftarıyım. Peki ülkeyi ve menfaatlerini nasıl koruyacağız?

Her şeyden evvel, askeri operasyonlar ciddi hazırlık gerektirir. Mesela Türkiye’ye Rusya ya da ABD gibi kalabalık ordu ve envantere sahip bir ülkeden ani bir saldırı gelmesi mümkün değildir. Türkiye’ye karşı yapmaları gereken bir savaş hazırlığı, askeri yığınak her neyse bunlar savaş için gereklidir. İstihbarat servisleri bunun için vardır ve Türkiye’ye karşı bölgede oluşturulan askeri yığınakları istihbarat anlayıp uyarmalıdır ve bunu baz alarak silahlanmalıyızdır.

Son zamanlarda ABD Suriye’nin kuzeyinde bazı terör örgütlerine başka bir terör örgütüyle mücadele edeceğini iddia ederek milyarlarca dolarlık üstelik gelişmiş silah sistemleri hibe etti. Hatta onlarla beraber savaşsın diye binlerce Amerikan askeri bile hemen güney sınırımızda. Bu kadar büyük askeri yığınağı DAEŞ ile mücadele için yaptığını ve DAEŞ bitince silahları geri toplayacağını iddia etse de bunun Türkiye’ye karşı bir operasyon hazırlığı olabileceğini ihtimaller dahilinde görüyorum (diğer bir ihtimalse gereksiz silahlanma harcamaları yapmamızı sağlayarak ekonomimize zarar vermek). Çünkü eş zamanlı olarak Rusya da Kafkasya topraklarına yani Türkiye’ye en yakın sıcak çatışma yaşanacak yerlere askeri yığınak yapıyor. Türkiye’yi çevreleme operasyonu olarak değerlendirilirse Türkiye tedbir alarak ne kadar gerekiyorsa o kadar silahlanmalıdır, savunma harcamaları öngörülen tehditlere göre artırılmalı ya da azaltılmalıdır.

Diğer türlü hiçbir tehdit yokken anlamsız derecede silahlanmak, en güzel, en parlak, en havalı, en büyük silah sistemleriyle ülke bütçesini mahvetmek küçük ülkelerin egosunu tatmin için yaptıkları icraatlara benzer. Doğru düzgün tehdit bile yokken anlamsız derecede aşırı silahlanmak, neyi savunduğunu bilmeyen (darbeci) kontrolsüz bir güç meydana getirmek, sivil makinelere yatırılsa parayı katlandıracak imkanları; kaynakları tüketen silah sistemlerine yatırmak gerçekten akılsızca bir davranış.

Silahlanmada bunları ölçü almalıyız. Gerekiyorsa ‘gerektiği kadar minimum’ askeri harcama yapmak, gerekmiyorsa ona göre askeri harcama yapmak.

Yeni Geliştirilen Atak Helikopterinin (Atak-2) Özellikleri

SSM Müsteşarı Demir Alp Havacılık Helikopter İş Merkezi’nin açılış töreninde “ATAK helikopterimizin de abisi olacak daha ağır ve daha atak bir helikopterin tasarım işlemlerinin başladığını müjdelemek istiyorum.” dedi (başka bir konuşmasında helikopterin 6 ton sınıfında olacağını belirtti). Ondan yaklaşık bir hafta öncesinde TAI Genel Müdürü Temel Kotil: ”Şu andaki ATAK helikopteri 5 tondur. 8 tonluk daha büyük bir ATAK helikopteri projesini de konsept olarak başlattık.” demişti. ATAK-2 olarak da anılan helikopter projesinin tamamen milli sistemler, artırılmış faydalı yük, modern aviyonik sistemler, ortak sistemler ve düşürülmüş lojistik maliyetle yüksek performans gibi özelliklere sahip olacağı söylendi.

Henüz adı belli değil ancak özelliklerini tahmin etmek mümkün gözüküyor. İsmail Demir’in dediği gibi daha ağır ve daha atak bir helikopter olacak. Daha ağırdan kasıt (6 ya da) 8 ton maksimum kalkış ağırlığına sahip bir helikopter olması, daha ataktan kasıt ise kişisel kanaatime göre güç/ağırlık oranının biraz daha yükselecek olması. Atak T129’da güç ağırlık oranı rakiplerine göre çok iyiydi; azami güç/ağırlık: 544 shp/ton. Bu güç ağırlık oranını koruması için kabaca 544 x 8 ton = 4352 shp güç üreten 2 motor gerekeceğinden yaklaşık 2200 shp gücünde bir turboşaft motor tercih edilmesi olağan gözüküyor. TEI tarafından T700 motor ailesinin en yeni versiyonlarından biri olan T700-TEI-701D motoru T70 genel maksat helikopteri için lisans altında üretileceği için bu helikopterin 8 tonluk Atak helikopterinde kullanılma ihtimali de yüksek (AH-64D Block III helikopteri de bu motordan güç alıyor).

T700 motor ailesinin bir versiyonu olan T700-TEI-701D motoru

Peki neden daha büyük bir helikoptere ihtiyaç duyuldu? Savunma sanayii araştırmacıları Atak T129 dünyanın en etkin helikopteri diyorlardı; demek ki kendi sınıfında dünyanın en etkin helikopteri bile daha ağır helikopterler kadar etkili olamıyor. Cep telefonu, bilgisayar gibi mobilite ihtiyacı nedeniyle küçülme eğiliminde olan sivil makinelerin aksine savaş sistemlerinde daha büyük platformlara daima ihtiyaç duyuluyor; her yeni nesilde biraz daha büyüyen uçak gemileri, tanklar, avcı uçakları gibi. Atak T129’un özeliklerini hatırlayalım:

Atak T129’un özellikleri

Atak T129 diğer helikopterlere göre daha yüksek irtifalarda ve daha yüksek sıcaklıklarda başarılı görev yapabilirken, milimetrik dalga radarına sahip olmadığı için kötü hava koşullarında ve gece operasyonlarında kullanılmıyor. Bunun için Meteksan tarafından Mildar geliştirildi ve silah yükünün bir kısmı yerini Mildar’a bıraktı ama buna rağmen kullanıcılar tarafından yeterli görülmedi (kaynak; Atak test pilotlarının bizzat ağzından çıkan sözdür), Mildar olmadan operasyonlara devam edecek. Bu eksikliğin de Atak-2 projesinde giderileceğinden şüphe yok. Bu tip radarlar için yeni fenomen rotor üstü yerleşim (rotor üstü yerleşimin ilk örnekleri ABD ve Rusya helikopterlerinde 80’lerden beri olmasına rağmen günümüzde Çin ve Avrupa helikopterlerinde de görmeye başladık).

Atak-2’de faydalı yük kapasitesinin artırılacağı da belirtildi. Atak T129’u AH-1 Cobra ile kıyaslayabildiğimizden, Atak-2’yi de kendi cüssesinden AH-1Z SuperCobra ile kıyaslamamız doğru olacaktır. AH-1Z’nin maksimum ağırlığı 8400 kg iken boş ağırlığı 5591 kg’dır, maksimum yük kapasitesi ise 2812 kg, 1800 shp gücünde motor kullanıyor. Buna göre Atak-2’nin faydalı yük kapasitesi 3000 kg civarında olacak diye bekliyorum. Boş ağırlığı ise 5 ton civarında olur muhtemelen.

Atak-2’nin mevcut Atak T129 tasarımından yararlanarak geliştirilmekte olduğu da söylenmişti. Biraz daha ebatları büyütülecek ve Atak T129’daki birçok aviyonik sistem ortak olarak kullanılacak ve böylelikle geliştirme maliyeti azalacak.

Atak T129’un; AH-1 Cobra, Eurocopter Tiger, Mi-28 Havoc ve AH-64 Apache ile boyutsal kıyaslaması

Görev tanımı: Atak T129 taarruz ve taktik keşif helikopteri iken; Atak-2 tamamen saldırı helikopteri olacak.

Atak T129 üretiminde görülen birçok sorunun aşılması bekleniyor. Mesela Atak T129 için yeni bir üretim binası inşa edildi ve çok büyük bir tesis olmasına rağmen üretim hızı ithat edilen LHTEC CTS800-4A motoruna ve transmisyona  (dişli grubu) bağlı olarak çok yavaş ilerliyor. Bu yüzden yukarıda da belirttiğim hususlarla birlikte düşününce TEI’nin lisans altında yüksek yerlilik oranıyla ürettiği (T70’in motoru) T700’ün kullanılması, Alp Havacılık’ın Eskişehir’de açılan Helikopter İş Merkezinde T70 için üreteceği iniş takımı, dişliler ve aktarma organlarıyla birlikte maliyet etkin bir şekilde ve ithal ürünün gelmesini bekleme gibi sorunları çözebilir.

Alp Havacılık yeni açılan tesiste Sikorsky Black Hawk T-70 için gerekli birçok parçayı üretecek

Atak T129 üretim binası

Atak-2 demişken… Atak-3 de geliştirilir mi diye düşünmeye başladım. Belki 11 tonluk bir helikopter olur. Bakalım 10 yıl sonra neleri konuşuyor olacağız…

311017 tarihli gelişme: Atak-2’nin yeni tasarımı TAI resmi sayfasında yayınlandı. Tasarıma göre flir ve makineli topun yeri değişiyor. Kuyruk kısmına doğru altta mobese kamerasına benzer bir sistem var bu sistem DIRCM (Directional Infrared Counter Measures); lazerle optik başlıklı füzelerin işlevsel imhasını sağlayan sistem ilk kez böyle bir projede uygulanmış olacak. Dikkat edilirse Mildar gövde altına alınmış ve küçültülmüş. Motorlar ise büyüyen gövdeye oranla çok büyük duruyor.

19052018 tarihli güncelleme: İsmail Demir: “Atak T129’un yerlilik oranına % 50-50 diyebiliriz.”

23052018 tarihli güncelleme: Atak-2’nin 6 tonluk bir helikopter olacağı netleşmeye başladı. Artan bir tonluk kalkış ağırlığı kabiliyeti, Atak T129’a konumlandırılamayan birçok elektronik harp sisteminin Atak-2’de olmasını sağlayacak (bu sistemler genellikle alıcıları dışarıda kendisi gövde ya da kuyruk kısmının içinde olan sistemlerdir). Örneğin Apache AH-64 helikopterinin LONGBOW milimetre dalga radarının, ABD ordusunun yaptığı testlerde Apache’nin öldürücülüğünü 4 kat, beka kabiliyetini 7  kat artırdığı tespit edilmiştir. Yani elektronik sistemler bu kadar etkili kuvvet çarpanı olabilmektedir. Ayrıca Suriye’de Afrin Harekatı’nda kullanılan Atak T129’ların ilk yurtdışı savaş tecrübesi ve düşen bir tanesinin verileri Atak programı için eşsiz bir geliştirme fırsatı doğurmuştur.